Başarılı Olmak…

”Herkes, öyle ya da böyle bu hayatta başarılı olmak ister; fakat iş bedel ödemeye gelince pek çokları yan çizer. Bu yüzden hayatta herkes başarılı olamaz, tüm zorluklara sabırla katlanan ve başarı için bedel ödeyen kimseler hak ettiği başarıyı elde eder. Bunun için mücadele etmekten, bedel ödemekten asla korkmayın. Siz korktukça başarısız olmaya mahkumsunuz unutmayın.”

31.10.2019(ND)

Günün Sözü

”Başlamak için mükemmel olmak zorunda değilsin; fakat mükemmel olmak için başlamak zorundasın.” (Zig Ziglar)

Kitap ve Yaşam

Kitap, insanoğlunun yüzyıllardan beri ürettiği, üretmeye devam edeceği bir araçtır. Zaman zaman üzerindeki ilgisini yitirse de insanlar üzerindeki etkisi devam etmektedir. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin kitaplar olmaya,evimizin baş köşesine kurulmayı sürdüreceklerdir. Çünkü bu ilginin sebebi kitapların insanların hayatına dair sırlara ortak olmasından ileri gelmektedir. Bu sır ortaklığı devam ettiği müddetçe bu ilgi de devam edecektir.

Peki neydi bizi kitaplarla sır ortağı yapan şey?Etraflıca düşündüğümüz zaman bu sorunun cevabını rahatlıkla bulabiliriz. Fakat detaya inmeden baktığımızda pek de ortak bir nokta bulamayacağızdır.Öyleyse gelin bir de şu açıdan bakmayı deneyelim. Yazılı olan şeyler, tarihin eski dönemlerinden tutun da günümüze kadar hep el üstünde tutulmuştur. Okunmasa bile bir yerlerde korunma, saklanma ve sonraki kuşaklara aktarılma gayesi güdülmüştür. Tabi zaman zaman yakılıp yıkılan kitaplar yok değil tarihte, ama ben o durumları istisna kabul etmek istiyorum.İnsanlara inançlarını yaşamalarını kolaylaştırmak için gönderilen ilahi buyruklar, eski uygarlıkların ortaya koyduğu kitaplar, yakın tarihte ve son olarak günümüzde basılan kitaplar insanlar için hep bir önem teşkil etmiştir. Çünkü kitaplara yüklenen tarihi misyon(İnsanoğlunun yaşamını gelecek kuşaklara taşıma)onların önemini daha da artırmıştır. Okuyan, araştıran insanlara kapılarını sonuna dek açan kitaplar, okumayan ve
kendine düşman olan insanlara da hep korku olmuştur. Bu yüzden bu kimseler kitaplara mesafeli yaklaşmışlar, hatta onları yok etme, yasaklama gibi yöntemlere başvurmuşlardır.

Bu korkunun, kaçınmanın altında ise kitapların doğruları, gerçekleri anlatması yatmaktadır. Kendi düşüncelerinin doğru olmadığını görmek, bundan faydalanan insanların işine gelmez. Çünkü menfaatleri zedelenmiştir. Haliyle bilginin, doğruların gelecek kuşaklara aktarılmasında en büyük hizmeti yapan kitaplara elbette düşman olacaklardır. Ama gelin görün ki, bu insanların kitaplar karşısında hiç şansı olmamıştır. Çünkü kitaplar üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmiş, en ücra köşelere kadar kendilerini ulaştırmışlardı. Bu da her yerde kitapların esamisinin okunması sağlamıştır.
Milyonlarca kitap dünyanın dört bir yanına dağılıp insanların hayatına yön vermeye başlayınca insanlar onları okudu, bilgileri ve kültürleri arttı. Medeniyetin adım adım yükselmesine katkı sağladılar. Okuyan beyinler daha gerçekçi, daha bilimsel ve daha insancıl düşünmeye, araştırmaya başladılar. Bu da insanların kitaplara olan ilgisini daha artırdı.

Kitaplardan elde ettikleri bilgilerini doğru yönde kullanan insanlar, insanlık için yararlı nice buluşlara, yeniliklere imza attılar. Bunu kitapları okuyarak başardılar. Sonra yaptıklarını kağıda döküp sonraki nesillere aktardılar.Bu bilgi taşınması sonraki kuşakların çok işine yaradı. Onlar da aynı döngüyü devam ettirip nice kitaplara imza attılar. Sonrasında inanılmaz çoklukta kitaplar ortaya çıktı. O kitaplarda insanoğlunun yaşamına dair her şey mevcuttu. Bize ve bizden öncekilere dair merak ettiğimiz her şeyi kitaplar sayesinde öğrenebiliriz ve öğreniyoruz da. Hayatımızın bir aynası diyebiliriz
onlara. Yaşamımızda kendine bu kadar geniş yer edinen kitapları dost edinmeyi herhalde bu sebepten istemiş olsa gerek eskiler. Evet, eskilerin dediği gibi kitapları dost edinelim, onlara hayatımızda kocaman bir yer verelim. Çünkü biz onlara hayatımızda ne kadar fazla yer verirsek onlar bizden kat kat fazlasını vereceklerdir. Zaman zaman onları aşığını sadakatle bekleyen bir sevgiliye benzetiyorum. Onlarla ilgilenmeyip görmezden gelsek de bir gün ilgileneceğinizi düşünüp beklerler. Onlar için zaman ve şartların hiç önemi yoktur. Yeter ki bekledikleri ilgiyi gösterelim.Hiçbir koşulda
kapılarını açmamazlık etmeyen kitaplara gereken değeri gösterip yaşamımızdaki yerini iyi belleyelim. Kitapsız geçen koca bir ömrün eksik kalacağını, tatsız tuzsuz olacağını belirtmek isterim. Öyleyse bol bol okuyalım, bol bol okutalım sevgili dostlar benden söylemesi.
Sahi neden okumalıyız?

*Kelime hazinemizi artırıp kısır döngü cümleler kurmamak için.
*Dünyanın bizden ibaret olmadığını, başka başka hayatların da yaşama hakkı olduğunu öğrenmek ve öğretmek için.
*Sesi gür çıkanın her zaman haklı olmadığını göstermek, bunu haykırmak için.
*Etrafımızda farklı hayatların olduğunu, onların da en bizim kadar hak sahibi olduğunu anlatmak için.
*Haksızlıklara boyun eğmeyip hakkımızı aramak için
*Dünyanın en saygın mahkemelerinden de üstün bir mahkeme olan ”vicdan”ın içimizde kendine yer etmesini sağlamak için.
*Savaşların, insanları öldürmenin ne kadar gereksiz ve zahmetli olduğunu haykırmak için.
*Savaşa,kavgaya inat barış ve huzur içinde yaşamanın mümkün olduğunu bir bardak suda fırtına koparanlara anlatmak için.
* En önemlisi de kalemin her zaman kılıçtan keskin olduğunu öğretmek için okumalıyız.

Sevgili anneler-babalar, öğretmenler,öğrenciler, üzerinde sorumluluk taşıyan herkes lütfen kitap okuyalım, okutalım.Her şeyden çok okumaya,anlamaya ihtiyacımız var. Birbirimizi anlamıyoruz,
bağırıp çağırmakla yetiniyoruz. Ah bir okusak, hem birbirimizi anlayacağız hem de cümle dertlerimizi daha rahat çözeceğiz. Öyleyse ne duruyoruz, buyurun okumaya.

22.20.2019/ Necati Dilek

Sınavlarla İç İçe Hayatlar

Ülkemizin yıllardır değişmeyen yüzlerinden biri de hiç şüphesiz sınavlardır. Liselere girişten üniversiteye, üniversiteden memuriyete kadar hep sınavlar olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Çünkü ülkemizde bir yerlere gelmek istiyorsak kendimizi kanıtlamalı, diğer bir deyişle bunu hak etmeliyiz. Bunun yolu da yıllardır süregelen sınavlarda başarılı olmaktır.

Başarılı olmak için hemen hemen herkesin hayatının belli dönemlerinde gecesini gündüzüne katıp çalıştığını biliyorum. Hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz bu sınavlarla yatıp bunlarla kalkıyorduk adeta.Öyle ki, sırf sınavlarda başarılı olmak için akrabalarımızla,arkadaşlarımızla hatta işi abartıp ailemizle irtibatımızı kestiğimiz oluyor. Çalışmak çabalamak elbette güzel ama dünyayla irtibatımızı kesip hayatımızı kendimize zehir edecek kadar değil. Çünkü en güzel yıllarımızı sınavdan sınava koşarak harcamak hayat yolunda bize ağır kayıplar verdirecektir. Sadece sınav merkezli bir hayat kimseye iyi gelmez. Neticede hepimiz insanız. Bizim de sosyalleşmeye, gezip tozmaya hakkımız var. Buradan şunu da anlamamak gerekiyor: Dersi, sınavı bırakın, canınızın istediği gibi gezin tozun. Hayır, elbette böyle bir şeyi yapmayacağız. Yapmamız gereken hayatla sınav arasındaki dengeyi kurmayı bilmek.

Nasıl mı? Ne tamamen kendinizi dünyadan soyutlayıp kitapların arasına gömüleceksiniz ne de dersi,sınavı unutup gününüzü gün edeceksiniz.Bir insanı kendinden daha iyi kimse tanıyamaz. Onun için gerektiğinde kendinizi çalışma masasına oturtacak, gerektiğinde kafanızı dağıtmak için farklı sosyal etkinliklere katılım sağlayacaksınız. Bunların ne olduğuna ve ne zaman olacağına yine kendiniz karar vereceksiniz. Çünkü kalbinizi ve beyninizi en iyi tanıyan sizsiniz.Öyleyse kalbinizin ve beyninizin ne istediğine kulak vererek ama sınav gerçeğini de yok saymadan makul olan her şeyi rahatlıkla yapabilirsiniz.

Evet, ülkemizde sınavlar olmazsa olmazımız olarak karşımızda duruyor. Yükselmenin neredeyse tek şartı sınavlar. Ama bu demek değil ki, sınavlar her şeyden önemli. Böyle olmadığını lütfen aklınızın bir köşesine yerleştirin. Hayatta sizden,sağlığınızdan, daha önemli hiçbir şey yok. Sınavlarda başarılı olacağım diye kendinizi heba edip sağlığınızdan olmanın, psikolojinizi bozmanın geçerli bir mantığı yok. Öyleyse işe daha planlı yaklaşmamızda fayda olduğunu düşünüyorum.

Niyetimiz istediğimiz okula, bölüme veya işe girmek ise öncelikle ne istediğimizi belirlemekle işe başlayabiliriz. Sonra da hedeflerimizi gerçekleştirmek için kolları sıvayıp azimle çalışalım. Bunu yaparken kendimizi kandırmadan gerçekçi(olabilir)hedeflere yönelmemiz bizim yararımıza olacaktır.Başarıya ulaşmak için gecemizi gündüzümüze katmadan( Plansızca çalışıp yıpratmak)bir plan dahilinde
ve düzenli aralıklarla çalışmayı öneriyorum. Zamanla çalışmaya devam ettiğinizde hem daha az yorulmuş olacaksınız hem de çalışmalarınızdan yüksek verim aldığınızı göreceksiniz. Bu esnada yer yer olumsuzluklar peşinizi bırakmayacak.

Yılgınlık,isteksizlik ve başarısız olma duygusu sizinle at başı ilerleyecek. Yalnız burada size düşen umutsuzluğa kapılmadan, çalışmalarınızı sürdürmek olmalı. Zirve
yolunda ilerlerken ”Yokuşta akmayan ter, inişte gözyaşı olur.”felsefesiyle hareket edip mücadelenizi sonuna kadar sürdürün. Ve bir süre sonra emeklerinizin karşılığını istediğiniz okula, bölüme, mesleğe girerek almış olacaksınız. İşte o zaman bütün yorgunluklarınız uçup gidecek, sizden daha mutlusu olmayacak. Tabi bunun için önce kendinize inanın, sabırlı olun ve asla umutsuzluğa kapılmayın. Siz bir işe inanıp yola çıkarsanız, size inanlar da dalga dalga arkanızdan gelecektir. Sevgili öğrenciler,sınav emektarı arkadaşlar hepinize ”sınav” yolunda başarılar dilerim. Unutmayın ki:
”Başarı, başaracağım diyenindir.”
18.10.2019/ Necati Dilek

Olaya Fransız Kalamamak

Hepinizin bildiği üzere ülke gündemi gün içinde dört mevsimi yaşıyor. Bizler de buna şahitlik ediyoruz an be an. Yeri geliyoruz üzülüyoruz, yeri geliyor seviniyoruz. Ama bugünlerde daha çok sinir oluyoruz.Çünkü gündemimiz cayır cayır ateş püskürüyor. Bu durumun olmasındaki en büyük etken şüphesiz sınır dışına başlattığımız ve devam eden askeri operasyon.

Malumunuz, ordumuz güney sınırımızda oluşan terör yapılanmasını bertaraf etmek için seferde. Ülkemizin dibinde peydah olan bu terör devletine sessiz kalamayacağımıza göre, operasyonu haklı sebeplere dayandırdığımızı kanıtlayabiliriz. Her işte olduğu bundan da rahatsız olanlar elbette oldu. Özellikle Batı adı altında isimlendirdiğimiz dünya siyasetinde etkin olan ülkeler bunda başı çekiyor, çekmeye de devam edecek. O yüzden bu operasyonu gereksiz bulanlar, işgal olarak nitelendirenler mevcut. Bunun öyle olmadığını herkes gibi onlar da biliyor. Ama onların destek bu terör yapılanmasına göz yummamamız ve onların hayallerini suya düşürmemiz destek veren devletlerin nezdinde bir rahatsızlık, bir hazımsızlık yarattı. Tabi bu onların sorunu, başlarının
çaresine baksınlar. Bunu yaparken ya da yaptığını zannederken insani değerlerini yitirmemeleri dünya barışının devamlılığı açısından önem teşkil etmektedir. Hele ki, Fransa gibi dünyada söz sahibi bir ülkenin basit yöntemlere başvurarak tepkisini ortaya koyması onlarının seviyesini göstermeye yetmiştir.

Şöyle ki geçtiğimiz cuma günü oynanan Türkiye- Arnavutluk maçının ardından oyuncularımızın yaptığı asker selamı bunları fazlasıyla rahatsız etmiş, Fransa- Türkiye maçının iptal edilmesi için otoritelere baskı yapıp kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Bu yetmezmiş gibi dün geceki maçta atılan gol sonrası oyuncularımızın selam durması ekranlara yansıtılmamıştır. Yalnız başarılı olamadıkları bir nokta var: o da o anları tüm dünyanın görmüş olmasıdır. Fransa’nın birleştirici bir unsur olarak görülen futbolu katletmesi, bunu yaparken terör unsurlarına operasyon yapmamızla ilişkilendirmesi kendilerinin hangi çizgide durduğunu göstermeye yetmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ferdi olarak futbolcularımıza yapılmış bu terbiyesizce hareketi kınıyor, bunu Türk milletinin her bir ferdine yapılmış sayıyorum.Ayrıca Paris’te terör saldırısı olduğunda Fransızların can havliyle nasıl tüm birliklerini seferber ettiğini unutmadık. Biz, onların yaşadığı terör belasının misli misli fazlasını yıllardır yaşıyoruz. Sınırlarımızda sorun teşkil eden her unsuru temizlemek bizim görevimizdir. Biz bunu yaparken barbar Batı gibi yakıp yıkarak yapmıyoruz. Tüm dünya öyle olduğunu biliyor. Onun için kimse kusura bakmasın, bizi ilgilendiren hiçbir olaya Fransız kalamayız. Millet olarak siyasi görüşümüz ne olursa olsun mevzubahis vatan olunca tek yumruk oluruz. Bunun örneğini tarihte defalarca verdik, yine veririz. Çünkü biz, istiklale aşık bir
ecdadın torunlarıyız. Bunu da kimse unutmasın.

15.10.2019/ Necati Dilek

Neyi Biliyoruz?

Neyi biliyoruz? Geçtiğimiz günlerde tüm Türkiye’yi ekrana kilitleyen bilgi yarışmasında büyük ödülün sahibi Arda Ayten, kısa bir süre içinde milli marşımızı tekrar tekrar okuttu. Yetmedi, ezberletti. Takdire şayan bir performans sergileyerek büyük ödülü kaptı. Tüm bunlar olurken aklımda delice sorular dolaşmaya başladı. Konu İstiklal Marşı olunca daha bir önem kazandı sorular. Bir milletin kuruluşuna şahitlik eden hayati önem taşıyan bir marşta bile kem küm edip defalarca açıp açıp tekrar okuduysak bildiğimiz şeyleri ya da bildiğimizi düşündüğümüzü şeyleri sorgulamamız gerektiğini düşünmeden edemedim.

Bu da benim toplum olarak neyi bildiğimizi sorgulamama neden oldu. Sonuç olarak bizim için önem arz eden milli ve kültürel değerlere yeterince önem vermediğimizi ya da bilmediğimizi gördüm. Bir şeyleri bildiğimizi düşünsek bile bunu özümseyememişiz. Çoğu konuda olduğu gibi kulaktan dolma bilgilerle hareket ediyoruz.Tabi bu durumu da hiçbir zaman kabul etmiyoruz.Biz her konuda söz sahibi olmayı pek severiz. Bilsek de bilmesek de her konuda söylenecek bir sözümüz mutlaka vardır. Ama kabul edelim ki, çoğu şeyi bilmeden konuşuyoruz. Bize göre doğru olanlarla yetiniyoruz. Bu durum
bizim daha baştan kaybetmemize yol açıyor. Keşke işe neyi bilip neyi bilmediğimizi tartarak başlasak. Bu da kendimizi tanımakla olacak bir şey. Kendimizi tanıdıktan sonra eminim her şey daha güzel olacak.

Peki bunun dışında biz neyi bilmiyoruz diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Mesela kardeşçe yaşamayı bilmiyoruz. Bilseydik yaşadığımız ortamda kavga, dövüş, gürültü,patırtı olmazdı. Karşımızdakini anlamayı bilmiyoruz, hatta onu dinleme zahmetinde bile bulunmuyoruz.Çünkü bilmiyoruz. Eğer bunları yapabilseydik huzur içinde yaşayıp giderdik. Etrafımıza baktığımızda bundan ne kadar da uzak olduğumuz pekala görebiliriz. Başkalarının haklarına saygı duymayı bilmiyoruz, illa benim dediğim olacak diye esip gürlüyoruz. Sonra da haksız konuma düşüp canımızın yanmasını seyrediyoruz yumruklarımızı sıkarak, dişlerimizi gıcırdatarak. Bunun en güzel örneğini de zaman zaman meclis kürsüsünde görüyoruz. Ne yazık ki yediden yetmişe hepimizde var bu esip gürleme huyu. Bu huy bizim bir şey bilmediğimizi ayan beyan ortaya döküyor. Nasıl mı? Şöyle. Bilen insan bağırıp çağırmaya lüzum görmez, onun inci tanesi gibi değerli sözleri vardır. Sözleriyle her şeyi kontrol altına alabilir. Ama bilmeyen insan yenilgisini, ezikliğini kabullenemez. Kendini haklı çıkarmak için de başka yöntemlere başvurur. Çareyi de bağırıp çağırmakta ya da kaba kuvvet kullanmakta bulur. Bilen insanın bunların hiçbirine ihtiyacı yoktur.

Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim. Bizim ”bilme” konusunda en büyük hatamız da ”mış gibi yapmak”. Bilmediğimiz,duymadığımız, anlamadığımız her ne varsa biliyormuş,duyuyormuş, anlıyormuş gibi yapıyoruz. Haliyle bu da baştan kendimizi kandırmamıza neden oluyor. Hoş kendimizi kandırsak ne olacak? Foyamız zaten hemen ortaya çıkmıyor mu, elbette çıkıyor. Üstelik kendimizi de rezil rüsva ediyoruz. Tuhaf olan tüm bunları bizzat yaşamamıza rağmen olayların bilincinde olmamamız. Kendimizi öğrenmeye kapatmış, at gözlükleriyle hayatımızı idame ettirmeye çalışıyoruz.Bu da
hayatımızın bir başka garip hatta acınası hali diyebiliriz. Keşke bu durumu hemen değiştirebilsek, ama bunun için kendimizi değiştirmemiz gerekecek, bilmem farkında mıyız?Toplum olarak bizim güzelliklere ihtiyacımız var. Daha yaşanılır bir çevre/ toplum pekala mümkün. Bunu başarmak bizim elimizde ama üzülerek söylemeliyim ki-hepimiz olmasa da pek çoğumuz-çözüm üretmeyi de bilmiyoruz.

Üstelik dahası da var. Yaşamayı, dinlemeyi, sevmeyi,saygı duymayı, değer vermeyi, ayrıntıları ayırt etmeyi ve daha birçok şeyi bilmiyoruz. Kendi halimizde suya sabuna dokunmadan yaşayıp gidiyoruz. Ne etrafımıza bir faydamız var ne de kendimize. Hayatımızı basit bir döngü içinde bize verilen dakikaları tüketmekle geçiriyoruz. Bu özellik bizi inanılmaz sıkıcı ve boş bir insan yapıyor. Sıkıcı ve boş bir insan olduğumuzu bilip bilmediğimizden de emin değilim üstelik. Öyleyse biz neyi biliyoruz diye soracak olursanız hemen söyleyeyim: kalp kırmayı, aldatmayı, bağırıp çağırmayı,ağlatmayı, kırıp dökmeyi,kendimizi kandırmayı çok iyi biliyoruz. O kadar şeyi biliyoruz ama kendimizi ve haddimizi bilmiyoruz. Kendimizi bilsek haddimizi de bileceğiz, kardeşçe,dostça yaşamayı da öğreneceğiz. Fakat gelin görün ki, kendini bilmek bir ömür alıyor. Buna da ömrümüz yeter mi, işte onu da ben bilmiyorum.

10.10.2019/ Necati Dilek

Yazarak Yaşayanlar

Yazmak, oldukça iddialı bir uğraşıdır. Çünkü değerlidir,yazı üzerine pek çok beylik laflar edilmiştir her dönemde.Kimisi ”Yazmasaydım delirecektim.” der, kimisi yazmak; ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır der.Neresinden bakarsanız bakın bu sözler fazlasıyla iddialıdır.Benim nacizane fikrimse yazmanın”mutluluk” olduğu yönündedir. Evet, yanlış duymadınız ”mutluluk”.Günümüzün çetrefilli dünyasında mutlu olmayı başarmak oldukça zordur. Çevremizde pek çok insanın mutluluktan uzak olduğunu tercübeyle test etmemiz pekala mümkündür. Kimileri ufak şeylerle mutlu olmakla yetinirken kimileri
elindeki onlarca imkana rağmen mutlu olmayı beceremezler.

Hayatını yazarak yaşayanlar için daha bir farklıdır bu durum. Çünkü onlar yazdıkça mutlu olurlar. Bunun için öyle süslü püslü şeylere gerek yoktur. Bir kağıt, bir kalem ve birkaç satır yazı cümle dertleri unutturur, hayata daha diri tutunmasını sağlar. Bu yüzden hayatını yazarak yaşayanlar kanaatimce diğer insanlardan bir adım öndedirler. Diğerlerinin düşünmediğini düşünür, bunu insanlara anlatma telaşına girerler her an,  her saniye. Bu da onların bir adım önde olmasını sağlar. Bu tarz insanlar dünyanın şatafatına sahip olmak için gecesini gündüzüne katıp çabalamazlar. Elindekilerle yetinmeyi, mütevazi bir şekilde yaşamayı bilirler. Tek dertleri kalemleriyle dünyayı daha bir yaşanılır hale getirmektir. Bunu başarmak için yeri gelir gece gündüz çalışırlar. Yeri gelir her şeyden vazgeçerler. Çünkü onlara göre tek etkili silahları dosta güven, düşmana aman verdiren kalemleridir. Ben onları kalemiyle mücadele eden fikir savaşçıları olarak görüyorum.Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan ama haksızlıklar karşısında da eğilmeden bükülmeden dimdik ayakta duranlardır onlar.Gerçek mücadeleci ruhlarını da anca o zaman görürüz zaten.

Sevinerek söylemeliyim ki, o fikir savaşçılarından çevremde epeyce var.Her gün bir yerlere yetişme, bir şeylere erişme telaşında olduklarını hayranlıkla seyrediyorum .Ve ben onları bu halleriyle gördükçe daha bir mutlu oluyorum. Çünkü bu insanlarda, insanlığa dair ne ararsam var olduğunu görüyorum..Sevgi, saygı,hoşgörü, emek, azim ve dahası… Bu da geleceğe dair umutlarımı artırıyor. Düşünen, okuyan,araştıran ve yazan insanların çoğalması daha bilinçli nesiller yetişeceğine dair bir umut serpiyor yüreğime. Kafamdaki umutsuz düşünceler kayboluyor birden. Zaman zaman oturup sohbet etme fırsatı bulduğum bu fikir savaşçılarının insanlara yaklaşımı bile mest etmeye yetiyor beni. Konuşmalarında umut saçan bu cesur yürekli savaşçıların ağzından bal damlıyor adeta. Zehir zemberek sözlerin esamisi bile okunmaz onların yanında. Bu fikir savaşçıları köhneleşmiş dünyamıza doğruyu, güzeli göstermek ve kavgaya mahal vermeden de dünyanın yaşanabilir bir yer olduğunu göstermeye and içmişler gibi geliyor bana. Karanlık dünyamızda böyle yüce bir idealin peşine düşen savaşçıların olduğunu bilmek doğrusu güven veriyor bana.

Peki kim mi yazarak yaşayanlar, düşünenler?Okumak, yazmak ve düşünmek deyince hepimizin aklına meslek olarak ”yazarlar ve şairler”in geldiğini biliyorum. Bunda haksız da sayılmazsınız evet, onları da yazarak yaşayanların içine almamız gerekir. Ama sadece onlarla sınırlamak yanlış olur. Bu liste öyle geniş bir kesimi içine alıyor ki, sadece yazar ve şairlere özgü bir liste değil. Bahsi geçen kesimin içinde kimler yok ki? O insanlar kelimelerin dünyasında taht kurmuş, yazıyla gönülleri coşturmuş, kitaplarla dost olmuş; düşünen,okuyan, yazan ve en önemli gayesi bir şeyleri düzeltme ideali olan kişilerdir.
Ve bu insanların sayıları da öyle azımsanamayacak kadar da çoktur. Memleketimin her köşesinde, bir dağ başında, bir şehirde, bir köyde, her yerde bunları görmek mümkündür. Nasıl mı? Şöyle anlatayım size. O cesur yürekler bazen Doğu’da İsmet olur, yüreği millet için atan korkusuz bir komutan. Bazen Ege’de Hasan olur, yetimliği yüreğinde hissetmiş memleket sevdalısı bir öğretmen. Bazen Güneydoğu’da Elif olur, boyu küçük ama yüreği kocaman. Dağ gibi yüreğiyle adalet dağıtan bir hakim, bir savcı ya da bir avukat. Ya da gerçekleri yazmaya çalışan bir gazeteci. Meslekler önemli değildir hiçbir zaman.Yüreğe düştüyse yazma sevdası dağ başında çoban olsan da bulur, denizin ortasında kaptan olsan da. Dediğim gibi her kesimden, her mevkiden birini bu listede pekala görebilirsiniz.

Onlar ki başta ülkemin, sonra dünyanın ve insanlığın kurtuluş reçetesinin mimarlarıdır. Düşünceyle, eğitimle, kalemle dünyayı değiştirebileceğine inanan kalem erbaplarıdır onlar. Evet, onlar yazmayınca/yazamayınca deli olmuyorlar belki ama yazınca çok mutlu oluyorlar.Çünkü onların daha gideceği uzun yollar, gireceği nice gönüller var. Yazmak bu insanların görevi değil, yaşama biçimidir. Bu yüzden hayata farklı pencereden bakıyorlar.Hayatları nefes alıp verme ve yeme içmeden ibaret değildir.Basit düşünmüyorlar hiçbir şeyi. Düşünmeyenlerin yerine de düşündüklerini görüyor, omuzlarına ağır bir yük bindiğini hissediyorum onların.Onlar mı?Taşıdıkları yükün belki farkında/ belki değiller. Ama hep bir mücadele içindeler.Ve onlar bunun bilincinde. Çünkü onlar yazarak yaşadıklarını, dolayısıyla yaşadıkça da yazdıklarını biliyorlar. Anlatacak, yazacak daha çok şeyleri var bu dünyada. Dilerim bir gün yolunuz bu insanlarla bir yerlerde kesişir, dilerim o insanlardan biri de sizsinizdir.

Necati Dilek

Kabuğunu Kırma Vakti

Kabuğunu Kırma Vakti…

Hayat yolunun garip yolcuları, hüzün mevsiminin ilk ayı eylülün son saatlerinde beyaz sayfalara düştü bu satırlar. Dil söyledi, kalem yazdı. Kalem yazdı, dil dinledi. Coştu,coştu… nihayet vuslata erdi düşünceler. Başlık belki kimilerinin garibine gitmiş olabilir. Çünkü farklı yorumlara açık bir anlam taşıyor. Neyse bunu daha fazla deşmeyeceğim. Doğrudan olayın içine girip halimi arz etme telaşındayım. Yaşadığım, gözlemlediğim pek çok olay böyle bir yazıyı kaleme almama sebep oldu.

İnsanlar farklı yaratılış özellikleriyle dünyaya gelirler. Herkes birbirinden tamamen olmasa bile büyük oranda farklıdır. Mesela bazı insanlar kendilerini hemen belli eder, binlerce insanın içinde bir özelliğiyle dikkat çekerler. Bu onların sivrilip ön plana çıkmasını sağlar. Böyle özelliklere sahip insanlar için bulunmaz bir nimettir bu. Ama herkes için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.Benim üzerinde durmak istediğim asıl mevzu insanların çalışıp çabalayarak bir yerlere gelmesi. Evet, başarı için birtakım özelliklere sahip olarak dünyaya gelmek avantaj ama ben çalışmanın, emeğin daha önemli
olduğuna inananlardanım. Bu da insanların hayatının olmazsa olmaz felsefesi olmalı diye düşünüyorum. Niye mi? Çünkü şu dünyada alınterinden daha kıymetli hiçbir şey yoktur zannımca. Ve tabi alınteriyle bir yerlere gelmesi hiç zor olmayan ama ne hikmetse olması gereken yerde olmayan bir sürü insan var çevremde. Ben onların içinde bulunduğu durumdan fazlasıyla muzdaribim.

Bu duruma bazı konularda kendimin de girdiğimin farkındayım. Kendimin dışında arkadaşlarım, akrabalarım ve etrafımda tanık olduğum bir sürü insan var. Bunların pek çoğunun bu durumun farkında olduğunu biliyorum. Bu kişiler bazen elindekilerle yetindikleri için daha fazlasını istemiyorlar bazen de üzerlerindeki baskıyı kıramıyorlar. Hep bir şeylerin arkasına sığınıp duruyorlar.Evet, elindekilerle yetinmeyi düzeni bozmak istemeyişlerinden anlarım ama bahanelere sığınmak hiç mantıklı gelmiyor. Bu tarz insanların hayatlarında belli bir düzen vardır. Ama en ufak bir sarsıntıda yıkılabilecek bir düzendir bu. Bu kişiler bunun farkında olsalar bile kabuğunu kırıp kendinden beklenen sıçramayı yapamazlar bir türlü. Üstelik bu sıçramayı en çok istediklerinin başına koysalar bile. Hayalleri hep bu sıçramayla doludur ama iş hayalleri gerçeğe dönüştürmeye gelince yine ertelemeyi seçerler. Her erteleme onlar için bir yıkımdır aslında. Çünkü belirlenen zaman gelince bambaşka biri olup hayallerin-
den vazgeçer bu kişiler. Başka hayalin peşine takılırlar ama akılları eski hayallerindedir.

Böyle insanlara pek çoğunuzun rastladığına eminim. Belki o insanlardan biri de sizsiniz. Ama bunu kendinize kabul ettiremezsiniz. Birisi size siz böylesiniz dese kolay hazmedemezsiniz. Hemen gardınızı alıp size bunu diyene cevap verme yarışına girersiniz. O an demeseniz bile içinizde deyip durursunuz. Bu da içinizde fazlasıyla büyük fırtınalar koparır. Aslında en büyük suçlu insanın kendisidir. Çünkü
insan, kendisini en iyi tanıyandır. Her şeyin farkında olduğunuzu düşünecek olursak bir değişimin, özellikle büyük değişimin olması gerektiğinin farkında olmalısınız. Neden daha iyi şartlarda bir hayat sürmeyeseniz? Artık birilerinin gölgesinde kalmaktan sıkılmadınız mı? Bir işi yapanlar sizden daha iyi mi yapıyor, farklı farklı özelliklere mi sahipler? Bu soruların tamamının cevabı kocaman bir hayır. Doğuştan gelen özellikleri o insanlara küçük bir avantaj sağlar. Ama siz bunu layıkıyla çalıştığınız takdirde pekala kapatabilirsiniz. Öyleyse neden yapmıyoruz?Başarmamak için bir sebep söyleyin bana.
Neden birilerinin gölgesinde kalıp fark edilmeyi bekleyerek geçirelim ki hayatımızı?

Bence geçirmeyelim/ geçirmeyin. Bugün hayatımızda tertemiz bir sayfa açalım. Ayın son günü geçmiş günlerin muhasebesini yapıp yeni aya, bambaşka biri olarak girebiliriz. Kabuğumuzdan çıkalım artık. Bu kadar kuluçka süresi hepimize yetmiş olmalı. Yarın ilk işimiz ertelediğimiz,önem sırasına dikkat ederek, ne varsa yapmaya başlayalım. Yazılmayı bekleyen yazılar mı var, çözülmesi gereken sorular mı var, ya da bitirilmesi gereken projeler mi var. Hatta ziyaret etmeniz gereken bir akrabanız, komşunuz da olabilir bu iş.Yapmanız gereken her varsa yarım kalan, yapmadığınız, yapamadığınız
oturun yeniden başlayın yapmaya. Bunları yaparken lütfen önceki başarısızlıklarınızı/ tembellikleriniz düşünmeyin. Değerinizin farkına varın, ona göre çalışıp çabalayın. Biraz sabır, biraz yorgunluk ve biraz da hayal. İşte bize gerekli olan şeyler bunlar. Kabuğunu kırmak mı? O çok uzakta değil, bir hayal kadar yakın bize. Ama bunu başarmak için önce can-ı gönülden isteyelim. O zaman her şey daha farklı olacak, inanın. Çünkü başarı; ”Başaracağım” diyenindir.

30.09.2019/Necati Dilek

Dil Üzerine Değerlendirmeler- 1

Dil, bir milletin kimliğidir.Onunla dünyaya açılır, onunla kendini ifade eder. İşte bu yüzden dil, bir millet için hayati önem taşımaktadır.Şartlar ne olursa olsun hep gereken özen gösterilmeli ve el üstünde tutulmalıdır. Dünyanın en köklü ve en zengin dillerinden biri olan Türkçemiz bu özeni fazlasıyla hak etmektedir. Bunu sadece dille ilgilenenler değil,toplumun her kesimi yapmak zorundadır. Çünkü hepimiz bu dili hepimiz kullanmaktayız.

Yalnız toplum nezdinde durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Öğrencilerden tutun da gazete ve dergiler, TV kanalları ve daha pek çok kesim tarafından dilin hoyratça kullanıldığını üzülerek şahitlik etmekteyiz. Dille içli dışlı olan biri olarak yapılan yanlışlar hemen gözüme çarpıyor ve doğrusu bu durumdan ziyadesiyle rahatsız oluyorum. Bunları düzeltmek için elimden geldiğince okulda ve dışarıda gayret gösteriyorum. Fakat bunun bireysel bir mücadeleyle düzelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Çünkü bu yanlışlar toplum genelinde yaygınlık kazandığı için bireysel çalışmaların hiçbir önemi kalmıyor. Bu yanlışlara sağ olsun basın yayın organları da önayak oluyor. Tabi insanlar yayın organlarında gördüklerini, duyduklarını sorgulamadan doğru olduğunu düşünüp kabul ediyorlar. Hal böyle olunca durum iyice içinden çıkılamayacak bir hale bürünüyor. Sonra ayıkla ayıklayabilirsen pirincin taşını.

Bu konuda bir hususu belirtmek isterim. İster basılı olsun, ister görsel yayın olsun işini layıkıyla yapan gazete, dergi ve TV kanalları elbette mevcut. Onlara bir lafım yok zaten. Hatta dile gösterdikleri özen için teşekkür ederim. Yalnız herkes aynı titizliği gösteremiyor ne yazık ki. On binlerce okuru olan bir gazete yazarı onlarca yanlış yapmaktan kurtaramıyor kendini, yine aynı şekilde her gün ekranına kilitlendiğimiz TV kanalının genç, bakımlı sunucusu görselliğine gösterdiği özeni keşke dili doğru ve güzel kullanmaya da gösterseydi demekten alamıyorum kendimi. Yaptığı yanlışlar saç baş yolduracak cinsten. Türkçe ellerinde lime lime olmaktan kurtaramıyor maalesef kendini. Bu yanlışların aradı arkası kesilmiyor ve her geçen gün dilin hunharca katledildiğini
elim kolum bağlı seyrediyorum. En kötüsü de yanlışları doğruymuş gibi dayatıyoruz ya, işte en çok o ağrıma gidiyor.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Şöyle ki, geçenlerde boş bir anımda bölgemde oldukça etkili olan bir gazetenin internet sayfasına girdim. Rastgele okuduğum yazıların içinde iki elin parmaklarından daha az yanlışın olduğu bir iki yazı anca bulabildim. Onlar da kelime hatalarıyla doluydu. Bu durum çok garibime gitti. İçeriğiyle mangalda kül bırakmayan kalemler, hangi dille yazdıklarından habersizmiş gibi geldi bana. Bu gazetenin, gazetelerin editörleri ne iş yapıyor diye sormaktan alamadım kendimi. Sahi bu gazetelerin editörleri ne iş yapıyor?Üstelik bu editörler kurumsal bir gazetede çalıştıklarıyla övünmekten geri durmayan kalem sahipleri. Ne diyeyim, yazık doğrusu.

Bu konuda sert çıktığımı düşünenler pekala olabilir. Kendince herkes haklıdır. Ama iş dil meselesine gelince işte orada tekrar tekrar düşünmekte fayda vardır diye düşünüyorum. Çünkü başta da dediğimiz gibi dil bir milletin kimliğidir. Biz,kimliğimizle ayakta kalıyoruz, dünyaya dilimizle sesleniyoruz. Onun için her yönüyle dilimizin, kimliğimizin kusursuz olması gerekmez mi? Bence gerekir. Bana göre dil her şeydir. Dilini kaybeden bir millet, her şeyini kaybeder.İşte bunun için dilimize sahip çıkmalı ve onu geliştirmek için çaba göstermeliyiz. Öyleyse herkesi göreve davet ediyorum. Gelin birlikte dilimize sahip çıkalım. Türkçe düşünelim, Türkçe konuşalım ve Türkçe yazalım. Ama tüm bunları doğru bir Türkçeyle yapalım.

17.09.2019/ Necati Dilek

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑