Olaya Fransız Kalamamak

Hepinizin bildiği üzere ülke gündemi gün içinde dört mevsimi yaşıyor. Bizler de buna şahitlik ediyoruz an be an. Yeri geliyoruz üzülüyoruz, yeri geliyor seviniyoruz. Ama bugünlerde daha çok sinir oluyoruz.Çünkü gündemimiz cayır cayır ateş püskürüyor. Bu durumun olmasındaki en büyük etken şüphesiz sınır dışına başlattığımız ve devam eden askeri operasyon.

Malumunuz, ordumuz güney sınırımızda oluşan terör yapılanmasını bertaraf etmek için seferde. Ülkemizin dibinde peydah olan bu terör devletine sessiz kalamayacağımıza göre, operasyonu haklı sebeplere dayandırdığımızı kanıtlayabiliriz. Her işte olduğu bundan da rahatsız olanlar elbette oldu. Özellikle Batı adı altında isimlendirdiğimiz dünya siyasetinde etkin olan ülkeler bunda başı çekiyor, çekmeye de devam edecek. O yüzden bu operasyonu gereksiz bulanlar, işgal olarak nitelendirenler mevcut. Bunun öyle olmadığını herkes gibi onlar da biliyor. Ama onların destek bu terör yapılanmasına göz yummamamız ve onların hayallerini suya düşürmemiz destek veren devletlerin nezdinde bir rahatsızlık, bir hazımsızlık yarattı. Tabi bu onların sorunu, başlarının
çaresine baksınlar. Bunu yaparken ya da yaptığını zannederken insani değerlerini yitirmemeleri dünya barışının devamlılığı açısından önem teşkil etmektedir. Hele ki, Fransa gibi dünyada söz sahibi bir ülkenin basit yöntemlere başvurarak tepkisini ortaya koyması onlarının seviyesini göstermeye yetmiştir.

Şöyle ki geçtiğimiz cuma günü oynanan Türkiye- Arnavutluk maçının ardından oyuncularımızın yaptığı asker selamı bunları fazlasıyla rahatsız etmiş, Fransa- Türkiye maçının iptal edilmesi için otoritelere baskı yapıp kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Bu yetmezmiş gibi dün geceki maçta atılan gol sonrası oyuncularımızın selam durması ekranlara yansıtılmamıştır. Yalnız başarılı olamadıkları bir nokta var: o da o anları tüm dünyanın görmüş olmasıdır. Fransa’nın birleştirici bir unsur olarak görülen futbolu katletmesi, bunu yaparken terör unsurlarına operasyon yapmamızla ilişkilendirmesi kendilerinin hangi çizgide durduğunu göstermeye yetmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ferdi olarak futbolcularımıza yapılmış bu terbiyesizce hareketi kınıyor, bunu Türk milletinin her bir ferdine yapılmış sayıyorum.Ayrıca Paris’te terör saldırısı olduğunda Fransızların can havliyle nasıl tüm birliklerini seferber ettiğini unutmadık. Biz, onların yaşadığı terör belasının misli misli fazlasını yıllardır yaşıyoruz. Sınırlarımızda sorun teşkil eden her unsuru temizlemek bizim görevimizdir. Biz bunu yaparken barbar Batı gibi yakıp yıkarak yapmıyoruz. Tüm dünya öyle olduğunu biliyor. Onun için kimse kusura bakmasın, bizi ilgilendiren hiçbir olaya Fransız kalamayız. Millet olarak siyasi görüşümüz ne olursa olsun mevzubahis vatan olunca tek yumruk oluruz. Bunun örneğini tarihte defalarca verdik, yine veririz. Çünkü biz, istiklale aşık bir
ecdadın torunlarıyız. Bunu da kimse unutmasın.

15.10.2019/ Necati Dilek

Neyi Biliyoruz?

Neyi biliyoruz? Geçtiğimiz günlerde tüm Türkiye’yi ekrana kilitleyen bilgi yarışmasında büyük ödülün sahibi Arda Ayten, kısa bir süre içinde milli marşımızı tekrar tekrar okuttu. Yetmedi, ezberletti. Takdire şayan bir performans sergileyerek büyük ödülü kaptı. Tüm bunlar olurken aklımda delice sorular dolaşmaya başladı. Konu İstiklal Marşı olunca daha bir önem kazandı sorular. Bir milletin kuruluşuna şahitlik eden hayati önem taşıyan bir marşta bile kem küm edip defalarca açıp açıp tekrar okuduysak bildiğimiz şeyleri ya da bildiğimizi düşündüğümüzü şeyleri sorgulamamız gerektiğini düşünmeden edemedim.

Bu da benim toplum olarak neyi bildiğimizi sorgulamama neden oldu. Sonuç olarak bizim için önem arz eden milli ve kültürel değerlere yeterince önem vermediğimizi ya da bilmediğimizi gördüm. Bir şeyleri bildiğimizi düşünsek bile bunu özümseyememişiz. Çoğu konuda olduğu gibi kulaktan dolma bilgilerle hareket ediyoruz.Tabi bu durumu da hiçbir zaman kabul etmiyoruz.Biz her konuda söz sahibi olmayı pek severiz. Bilsek de bilmesek de her konuda söylenecek bir sözümüz mutlaka vardır. Ama kabul edelim ki, çoğu şeyi bilmeden konuşuyoruz. Bize göre doğru olanlarla yetiniyoruz. Bu durum
bizim daha baştan kaybetmemize yol açıyor. Keşke işe neyi bilip neyi bilmediğimizi tartarak başlasak. Bu da kendimizi tanımakla olacak bir şey. Kendimizi tanıdıktan sonra eminim her şey daha güzel olacak.

Peki bunun dışında biz neyi bilmiyoruz diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Mesela kardeşçe yaşamayı bilmiyoruz. Bilseydik yaşadığımız ortamda kavga, dövüş, gürültü,patırtı olmazdı. Karşımızdakini anlamayı bilmiyoruz, hatta onu dinleme zahmetinde bile bulunmuyoruz.Çünkü bilmiyoruz. Eğer bunları yapabilseydik huzur içinde yaşayıp giderdik. Etrafımıza baktığımızda bundan ne kadar da uzak olduğumuz pekala görebiliriz. Başkalarının haklarına saygı duymayı bilmiyoruz, illa benim dediğim olacak diye esip gürlüyoruz. Sonra da haksız konuma düşüp canımızın yanmasını seyrediyoruz yumruklarımızı sıkarak, dişlerimizi gıcırdatarak. Bunun en güzel örneğini de zaman zaman meclis kürsüsünde görüyoruz. Ne yazık ki yediden yetmişe hepimizde var bu esip gürleme huyu. Bu huy bizim bir şey bilmediğimizi ayan beyan ortaya döküyor. Nasıl mı? Şöyle. Bilen insan bağırıp çağırmaya lüzum görmez, onun inci tanesi gibi değerli sözleri vardır. Sözleriyle her şeyi kontrol altına alabilir. Ama bilmeyen insan yenilgisini, ezikliğini kabullenemez. Kendini haklı çıkarmak için de başka yöntemlere başvurur. Çareyi de bağırıp çağırmakta ya da kaba kuvvet kullanmakta bulur. Bilen insanın bunların hiçbirine ihtiyacı yoktur.

Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim. Bizim ”bilme” konusunda en büyük hatamız da ”mış gibi yapmak”. Bilmediğimiz,duymadığımız, anlamadığımız her ne varsa biliyormuş,duyuyormuş, anlıyormuş gibi yapıyoruz. Haliyle bu da baştan kendimizi kandırmamıza neden oluyor. Hoş kendimizi kandırsak ne olacak? Foyamız zaten hemen ortaya çıkmıyor mu, elbette çıkıyor. Üstelik kendimizi de rezil rüsva ediyoruz. Tuhaf olan tüm bunları bizzat yaşamamıza rağmen olayların bilincinde olmamamız. Kendimizi öğrenmeye kapatmış, at gözlükleriyle hayatımızı idame ettirmeye çalışıyoruz.Bu da
hayatımızın bir başka garip hatta acınası hali diyebiliriz. Keşke bu durumu hemen değiştirebilsek, ama bunun için kendimizi değiştirmemiz gerekecek, bilmem farkında mıyız?Toplum olarak bizim güzelliklere ihtiyacımız var. Daha yaşanılır bir çevre/ toplum pekala mümkün. Bunu başarmak bizim elimizde ama üzülerek söylemeliyim ki-hepimiz olmasa da pek çoğumuz-çözüm üretmeyi de bilmiyoruz.

Üstelik dahası da var. Yaşamayı, dinlemeyi, sevmeyi,saygı duymayı, değer vermeyi, ayrıntıları ayırt etmeyi ve daha birçok şeyi bilmiyoruz. Kendi halimizde suya sabuna dokunmadan yaşayıp gidiyoruz. Ne etrafımıza bir faydamız var ne de kendimize. Hayatımızı basit bir döngü içinde bize verilen dakikaları tüketmekle geçiriyoruz. Bu özellik bizi inanılmaz sıkıcı ve boş bir insan yapıyor. Sıkıcı ve boş bir insan olduğumuzu bilip bilmediğimizden de emin değilim üstelik. Öyleyse biz neyi biliyoruz diye soracak olursanız hemen söyleyeyim: kalp kırmayı, aldatmayı, bağırıp çağırmayı,ağlatmayı, kırıp dökmeyi,kendimizi kandırmayı çok iyi biliyoruz. O kadar şeyi biliyoruz ama kendimizi ve haddimizi bilmiyoruz. Kendimizi bilsek haddimizi de bileceğiz, kardeşçe,dostça yaşamayı da öğreneceğiz. Fakat gelin görün ki, kendini bilmek bir ömür alıyor. Buna da ömrümüz yeter mi, işte onu da ben bilmiyorum.

10.10.2019/ Necati Dilek

Yazarak Yaşayanlar

Yazmak, oldukça iddialı bir uğraşıdır. Çünkü değerlidir,yazı üzerine pek çok beylik laflar edilmiştir her dönemde.Kimisi ”Yazmasaydım delirecektim.” der, kimisi yazmak; ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır der.Neresinden bakarsanız bakın bu sözler fazlasıyla iddialıdır.Benim nacizane fikrimse yazmanın”mutluluk” olduğu yönündedir. Evet, yanlış duymadınız ”mutluluk”.Günümüzün çetrefilli dünyasında mutlu olmayı başarmak oldukça zordur. Çevremizde pek çok insanın mutluluktan uzak olduğunu tercübeyle test etmemiz pekala mümkündür. Kimileri ufak şeylerle mutlu olmakla yetinirken kimileri
elindeki onlarca imkana rağmen mutlu olmayı beceremezler.

Hayatını yazarak yaşayanlar için daha bir farklıdır bu durum. Çünkü onlar yazdıkça mutlu olurlar. Bunun için öyle süslü püslü şeylere gerek yoktur. Bir kağıt, bir kalem ve birkaç satır yazı cümle dertleri unutturur, hayata daha diri tutunmasını sağlar. Bu yüzden hayatını yazarak yaşayanlar kanaatimce diğer insanlardan bir adım öndedirler. Diğerlerinin düşünmediğini düşünür, bunu insanlara anlatma telaşına girerler her an,  her saniye. Bu da onların bir adım önde olmasını sağlar. Bu tarz insanlar dünyanın şatafatına sahip olmak için gecesini gündüzüne katıp çabalamazlar. Elindekilerle yetinmeyi, mütevazi bir şekilde yaşamayı bilirler. Tek dertleri kalemleriyle dünyayı daha bir yaşanılır hale getirmektir. Bunu başarmak için yeri gelir gece gündüz çalışırlar. Yeri gelir her şeyden vazgeçerler. Çünkü onlara göre tek etkili silahları dosta güven, düşmana aman verdiren kalemleridir. Ben onları kalemiyle mücadele eden fikir savaşçıları olarak görüyorum.Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan ama haksızlıklar karşısında da eğilmeden bükülmeden dimdik ayakta duranlardır onlar.Gerçek mücadeleci ruhlarını da anca o zaman görürüz zaten.

Sevinerek söylemeliyim ki, o fikir savaşçılarından çevremde epeyce var.Her gün bir yerlere yetişme, bir şeylere erişme telaşında olduklarını hayranlıkla seyrediyorum .Ve ben onları bu halleriyle gördükçe daha bir mutlu oluyorum. Çünkü bu insanlarda, insanlığa dair ne ararsam var olduğunu görüyorum..Sevgi, saygı,hoşgörü, emek, azim ve dahası… Bu da geleceğe dair umutlarımı artırıyor. Düşünen, okuyan,araştıran ve yazan insanların çoğalması daha bilinçli nesiller yetişeceğine dair bir umut serpiyor yüreğime. Kafamdaki umutsuz düşünceler kayboluyor birden. Zaman zaman oturup sohbet etme fırsatı bulduğum bu fikir savaşçılarının insanlara yaklaşımı bile mest etmeye yetiyor beni. Konuşmalarında umut saçan bu cesur yürekli savaşçıların ağzından bal damlıyor adeta. Zehir zemberek sözlerin esamisi bile okunmaz onların yanında. Bu fikir savaşçıları köhneleşmiş dünyamıza doğruyu, güzeli göstermek ve kavgaya mahal vermeden de dünyanın yaşanabilir bir yer olduğunu göstermeye and içmişler gibi geliyor bana. Karanlık dünyamızda böyle yüce bir idealin peşine düşen savaşçıların olduğunu bilmek doğrusu güven veriyor bana.

Peki kim mi yazarak yaşayanlar, düşünenler?Okumak, yazmak ve düşünmek deyince hepimizin aklına meslek olarak ”yazarlar ve şairler”in geldiğini biliyorum. Bunda haksız da sayılmazsınız evet, onları da yazarak yaşayanların içine almamız gerekir. Ama sadece onlarla sınırlamak yanlış olur. Bu liste öyle geniş bir kesimi içine alıyor ki, sadece yazar ve şairlere özgü bir liste değil. Bahsi geçen kesimin içinde kimler yok ki? O insanlar kelimelerin dünyasında taht kurmuş, yazıyla gönülleri coşturmuş, kitaplarla dost olmuş; düşünen,okuyan, yazan ve en önemli gayesi bir şeyleri düzeltme ideali olan kişilerdir.
Ve bu insanların sayıları da öyle azımsanamayacak kadar da çoktur. Memleketimin her köşesinde, bir dağ başında, bir şehirde, bir köyde, her yerde bunları görmek mümkündür. Nasıl mı? Şöyle anlatayım size. O cesur yürekler bazen Doğu’da İsmet olur, yüreği millet için atan korkusuz bir komutan. Bazen Ege’de Hasan olur, yetimliği yüreğinde hissetmiş memleket sevdalısı bir öğretmen. Bazen Güneydoğu’da Elif olur, boyu küçük ama yüreği kocaman. Dağ gibi yüreğiyle adalet dağıtan bir hakim, bir savcı ya da bir avukat. Ya da gerçekleri yazmaya çalışan bir gazeteci. Meslekler önemli değildir hiçbir zaman.Yüreğe düştüyse yazma sevdası dağ başında çoban olsan da bulur, denizin ortasında kaptan olsan da. Dediğim gibi her kesimden, her mevkiden birini bu listede pekala görebilirsiniz.

Onlar ki başta ülkemin, sonra dünyanın ve insanlığın kurtuluş reçetesinin mimarlarıdır. Düşünceyle, eğitimle, kalemle dünyayı değiştirebileceğine inanan kalem erbaplarıdır onlar. Evet, onlar yazmayınca/yazamayınca deli olmuyorlar belki ama yazınca çok mutlu oluyorlar.Çünkü onların daha gideceği uzun yollar, gireceği nice gönüller var. Yazmak bu insanların görevi değil, yaşama biçimidir. Bu yüzden hayata farklı pencereden bakıyorlar.Hayatları nefes alıp verme ve yeme içmeden ibaret değildir.Basit düşünmüyorlar hiçbir şeyi. Düşünmeyenlerin yerine de düşündüklerini görüyor, omuzlarına ağır bir yük bindiğini hissediyorum onların.Onlar mı?Taşıdıkları yükün belki farkında/ belki değiller. Ama hep bir mücadele içindeler.Ve onlar bunun bilincinde. Çünkü onlar yazarak yaşadıklarını, dolayısıyla yaşadıkça da yazdıklarını biliyorlar. Anlatacak, yazacak daha çok şeyleri var bu dünyada. Dilerim bir gün yolunuz bu insanlarla bir yerlerde kesişir, dilerim o insanlardan biri de sizsinizdir.

Necati Dilek

Kabuğunu Kırma Vakti

Kabuğunu Kırma Vakti…

Hayat yolunun garip yolcuları, hüzün mevsiminin ilk ayı eylülün son saatlerinde beyaz sayfalara düştü bu satırlar. Dil söyledi, kalem yazdı. Kalem yazdı, dil dinledi. Coştu,coştu… nihayet vuslata erdi düşünceler. Başlık belki kimilerinin garibine gitmiş olabilir. Çünkü farklı yorumlara açık bir anlam taşıyor. Neyse bunu daha fazla deşmeyeceğim. Doğrudan olayın içine girip halimi arz etme telaşındayım. Yaşadığım, gözlemlediğim pek çok olay böyle bir yazıyı kaleme almama sebep oldu.

İnsanlar farklı yaratılış özellikleriyle dünyaya gelirler. Herkes birbirinden tamamen olmasa bile büyük oranda farklıdır. Mesela bazı insanlar kendilerini hemen belli eder, binlerce insanın içinde bir özelliğiyle dikkat çekerler. Bu onların sivrilip ön plana çıkmasını sağlar. Böyle özelliklere sahip insanlar için bulunmaz bir nimettir bu. Ama herkes için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.Benim üzerinde durmak istediğim asıl mevzu insanların çalışıp çabalayarak bir yerlere gelmesi. Evet, başarı için birtakım özelliklere sahip olarak dünyaya gelmek avantaj ama ben çalışmanın, emeğin daha önemli
olduğuna inananlardanım. Bu da insanların hayatının olmazsa olmaz felsefesi olmalı diye düşünüyorum. Niye mi? Çünkü şu dünyada alınterinden daha kıymetli hiçbir şey yoktur zannımca. Ve tabi alınteriyle bir yerlere gelmesi hiç zor olmayan ama ne hikmetse olması gereken yerde olmayan bir sürü insan var çevremde. Ben onların içinde bulunduğu durumdan fazlasıyla muzdaribim.

Bu duruma bazı konularda kendimin de girdiğimin farkındayım. Kendimin dışında arkadaşlarım, akrabalarım ve etrafımda tanık olduğum bir sürü insan var. Bunların pek çoğunun bu durumun farkında olduğunu biliyorum. Bu kişiler bazen elindekilerle yetindikleri için daha fazlasını istemiyorlar bazen de üzerlerindeki baskıyı kıramıyorlar. Hep bir şeylerin arkasına sığınıp duruyorlar.Evet, elindekilerle yetinmeyi düzeni bozmak istemeyişlerinden anlarım ama bahanelere sığınmak hiç mantıklı gelmiyor. Bu tarz insanların hayatlarında belli bir düzen vardır. Ama en ufak bir sarsıntıda yıkılabilecek bir düzendir bu. Bu kişiler bunun farkında olsalar bile kabuğunu kırıp kendinden beklenen sıçramayı yapamazlar bir türlü. Üstelik bu sıçramayı en çok istediklerinin başına koysalar bile. Hayalleri hep bu sıçramayla doludur ama iş hayalleri gerçeğe dönüştürmeye gelince yine ertelemeyi seçerler. Her erteleme onlar için bir yıkımdır aslında. Çünkü belirlenen zaman gelince bambaşka biri olup hayallerin-
den vazgeçer bu kişiler. Başka hayalin peşine takılırlar ama akılları eski hayallerindedir.

Böyle insanlara pek çoğunuzun rastladığına eminim. Belki o insanlardan biri de sizsiniz. Ama bunu kendinize kabul ettiremezsiniz. Birisi size siz böylesiniz dese kolay hazmedemezsiniz. Hemen gardınızı alıp size bunu diyene cevap verme yarışına girersiniz. O an demeseniz bile içinizde deyip durursunuz. Bu da içinizde fazlasıyla büyük fırtınalar koparır. Aslında en büyük suçlu insanın kendisidir. Çünkü
insan, kendisini en iyi tanıyandır. Her şeyin farkında olduğunuzu düşünecek olursak bir değişimin, özellikle büyük değişimin olması gerektiğinin farkında olmalısınız. Neden daha iyi şartlarda bir hayat sürmeyeseniz? Artık birilerinin gölgesinde kalmaktan sıkılmadınız mı? Bir işi yapanlar sizden daha iyi mi yapıyor, farklı farklı özelliklere mi sahipler? Bu soruların tamamının cevabı kocaman bir hayır. Doğuştan gelen özellikleri o insanlara küçük bir avantaj sağlar. Ama siz bunu layıkıyla çalıştığınız takdirde pekala kapatabilirsiniz. Öyleyse neden yapmıyoruz?Başarmamak için bir sebep söyleyin bana.
Neden birilerinin gölgesinde kalıp fark edilmeyi bekleyerek geçirelim ki hayatımızı?

Bence geçirmeyelim/ geçirmeyin. Bugün hayatımızda tertemiz bir sayfa açalım. Ayın son günü geçmiş günlerin muhasebesini yapıp yeni aya, bambaşka biri olarak girebiliriz. Kabuğumuzdan çıkalım artık. Bu kadar kuluçka süresi hepimize yetmiş olmalı. Yarın ilk işimiz ertelediğimiz,önem sırasına dikkat ederek, ne varsa yapmaya başlayalım. Yazılmayı bekleyen yazılar mı var, çözülmesi gereken sorular mı var, ya da bitirilmesi gereken projeler mi var. Hatta ziyaret etmeniz gereken bir akrabanız, komşunuz da olabilir bu iş.Yapmanız gereken her varsa yarım kalan, yapmadığınız, yapamadığınız
oturun yeniden başlayın yapmaya. Bunları yaparken lütfen önceki başarısızlıklarınızı/ tembellikleriniz düşünmeyin. Değerinizin farkına varın, ona göre çalışıp çabalayın. Biraz sabır, biraz yorgunluk ve biraz da hayal. İşte bize gerekli olan şeyler bunlar. Kabuğunu kırmak mı? O çok uzakta değil, bir hayal kadar yakın bize. Ama bunu başarmak için önce can-ı gönülden isteyelim. O zaman her şey daha farklı olacak, inanın. Çünkü başarı; ”Başaracağım” diyenindir.

30.09.2019/Necati Dilek

Dil Üzerine Değerlendirmeler- 1

Dil, bir milletin kimliğidir.Onunla dünyaya açılır, onunla kendini ifade eder. İşte bu yüzden dil, bir millet için hayati önem taşımaktadır.Şartlar ne olursa olsun hep gereken özen gösterilmeli ve el üstünde tutulmalıdır. Dünyanın en köklü ve en zengin dillerinden biri olan Türkçemiz bu özeni fazlasıyla hak etmektedir. Bunu sadece dille ilgilenenler değil,toplumun her kesimi yapmak zorundadır. Çünkü hepimiz bu dili hepimiz kullanmaktayız.

Yalnız toplum nezdinde durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Öğrencilerden tutun da gazete ve dergiler, TV kanalları ve daha pek çok kesim tarafından dilin hoyratça kullanıldığını üzülerek şahitlik etmekteyiz. Dille içli dışlı olan biri olarak yapılan yanlışlar hemen gözüme çarpıyor ve doğrusu bu durumdan ziyadesiyle rahatsız oluyorum. Bunları düzeltmek için elimden geldiğince okulda ve dışarıda gayret gösteriyorum. Fakat bunun bireysel bir mücadeleyle düzelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Çünkü bu yanlışlar toplum genelinde yaygınlık kazandığı için bireysel çalışmaların hiçbir önemi kalmıyor. Bu yanlışlara sağ olsun basın yayın organları da önayak oluyor. Tabi insanlar yayın organlarında gördüklerini, duyduklarını sorgulamadan doğru olduğunu düşünüp kabul ediyorlar. Hal böyle olunca durum iyice içinden çıkılamayacak bir hale bürünüyor. Sonra ayıkla ayıklayabilirsen pirincin taşını.

Bu konuda bir hususu belirtmek isterim. İster basılı olsun, ister görsel yayın olsun işini layıkıyla yapan gazete, dergi ve TV kanalları elbette mevcut. Onlara bir lafım yok zaten. Hatta dile gösterdikleri özen için teşekkür ederim. Yalnız herkes aynı titizliği gösteremiyor ne yazık ki. On binlerce okuru olan bir gazete yazarı onlarca yanlış yapmaktan kurtaramıyor kendini, yine aynı şekilde her gün ekranına kilitlendiğimiz TV kanalının genç, bakımlı sunucusu görselliğine gösterdiği özeni keşke dili doğru ve güzel kullanmaya da gösterseydi demekten alamıyorum kendimi. Yaptığı yanlışlar saç baş yolduracak cinsten. Türkçe ellerinde lime lime olmaktan kurtaramıyor maalesef kendini. Bu yanlışların aradı arkası kesilmiyor ve her geçen gün dilin hunharca katledildiğini
elim kolum bağlı seyrediyorum. En kötüsü de yanlışları doğruymuş gibi dayatıyoruz ya, işte en çok o ağrıma gidiyor.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Şöyle ki, geçenlerde boş bir anımda bölgemde oldukça etkili olan bir gazetenin internet sayfasına girdim. Rastgele okuduğum yazıların içinde iki elin parmaklarından daha az yanlışın olduğu bir iki yazı anca bulabildim. Onlar da kelime hatalarıyla doluydu. Bu durum çok garibime gitti. İçeriğiyle mangalda kül bırakmayan kalemler, hangi dille yazdıklarından habersizmiş gibi geldi bana. Bu gazetenin, gazetelerin editörleri ne iş yapıyor diye sormaktan alamadım kendimi. Sahi bu gazetelerin editörleri ne iş yapıyor?Üstelik bu editörler kurumsal bir gazetede çalıştıklarıyla övünmekten geri durmayan kalem sahipleri. Ne diyeyim, yazık doğrusu.

Bu konuda sert çıktığımı düşünenler pekala olabilir. Kendince herkes haklıdır. Ama iş dil meselesine gelince işte orada tekrar tekrar düşünmekte fayda vardır diye düşünüyorum. Çünkü başta da dediğimiz gibi dil bir milletin kimliğidir. Biz,kimliğimizle ayakta kalıyoruz, dünyaya dilimizle sesleniyoruz. Onun için her yönüyle dilimizin, kimliğimizin kusursuz olması gerekmez mi? Bence gerekir. Bana göre dil her şeydir. Dilini kaybeden bir millet, her şeyini kaybeder.İşte bunun için dilimize sahip çıkmalı ve onu geliştirmek için çaba göstermeliyiz. Öyleyse herkesi göreve davet ediyorum. Gelin birlikte dilimize sahip çıkalım. Türkçe düşünelim, Türkçe konuşalım ve Türkçe yazalım. Ama tüm bunları doğru bir Türkçeyle yapalım.

17.09.2019/ Necati Dilek

 

Eylül Demek Çocuk Demek

Eylül, ayların en özelidir bana göre. Bunda içinde pek çok hüzne ev sahipliği yapıp şair ve yazarlara ilham kaynağı olması etkili olmuştur şüphesiz. Bu yönüyle ayrı bir öneme sahiptir. Fakat asıl kastettiğim bu aya özel anlam yüklenip uğruna şiirler, yazılar kalem alınması değil. Bu aya bir öğretmen, bir öğrenci gözüyle bakmak niyetim. O zaman daha farklı anlamlar yükleyeceğimiz muhakkak. Nasıl mı?Eylül ayı, ülkemizde okulların açıldığı çocukların ve öğretmenlerin birbirine kavuştuğu aydır. Bu yönüyle hüzünden ziyade sevinci barındırır. Okulun açılmasına üzülenler olabilir elbet içimizde. Bu durum hem öğretmen için hem de öğrenci geçerlidir. Ama okula sevdalı, öğrenmeye açık bir öğrenci ve öğretmen için tam bir vuslat havasıdır. Onun verdiği mutluluğu tadı hala damaklardadır. Bunu da ancak yaşayanlar ve onu yüreğinde hissedenler bilir. Bu yüzden eylülleri hep sevmişimdir. Bana hep kavuşmayı anımsatır. Bu durum öğrencilik yıllarımda da öğretmenlik hayatımda da böyle olmuştur.

Bu hissi her eylülde yaşadığım için kendimi çok şanslı sayıyorum. Okulların açıldığı ilk gün sabah bir heyecan kaplar yüreğimi. Zil sesini duyunca yüreğim pır pır eder. Okula yeni başlayan bir çocuk gibi heyecanlanırım. Öğrencilerimin cıvıl cıvıl seslerini duyunca kendimden geçerim, içimdeki eksikliğin ne olduğunu onların gözlerinde pırıltıyı görünce anlarım. Biliyorum, ben onlarsız yaşayamam. İşte bu yüzden her gün şükrederim halime. İyi ki öğretmenim, iyi ki öğrencilerim var diye.Onlarla zamanın nasıl geçtiğini anlayamam, bir bakmışım saatler birbirine kovalamış ve dersim bitmiş. Ama aklım yine
onlarda kalır. Bugün niye ödevini yapmadı, niye derse gelmedi, niye canı sıkkındı diye dertlenirim kendimce. Bu düşüncelerle evin yolunu tutsam da aklımın bir köşesinde hep onlar vardır. Öğretmenliğe başladığım ilk günden beri bunu yaparım. Onları önemsiyorum; çünkü mesleğimi seviyorum. Onlara değer veriyorum; çünkü onlar bizim geleceğimiz. Bizim yarınlarımız onlar.Bu yüzden eylülleri ve çocukları daha bir başka severim.

Şairin hüzün ayı derler eylül için, doğrudur. Ama benim çocuk ayıdır, mutluluğa erişme, vuslat ayıdır. Hayallerimize kaldığımız yerden devam etmenin bir diğer adıdır, eylül benim için. Aradan aylar, yıllar geçse de bu böyle devam edecek. Ben bir kandilim, onları aydınlatan. Işığımı tüketene kadar onları aydınlatmaya da devam edeceğim. Bu benim hayata bakışım, yaşam biçimim. Kim ne derse desin ben buyum. Değişmem, değişemem. O yüzden de eylül, benim için çocuk demek, pırıl pırıl parlayan bir çift göz demek. İşte bu yüzden seviyorum eylülleri, seviyorum ülkemin geleceği çocukları.

10.09.2019/ Necati Dilek/ Nazilli

En Uzun Yaz

Bu yazıyı birkaç gün önce yazmayı planlıyordum; fakat işlerimin yoğunluğundan dolayı fırsat bulup yazamadım. Eskiler geç olsun güç olmasın derler; ben de o niyetle yazmaya karar verdim.Benim derdim yaza değil. Benim derdim yazın üzerimde bıraktığı yorgunluk, yoğunluk. Neresinden başlasam bilemedim doğrusu. En iyisi başından alıp sona kadar yazmak. Benim için bambaşka bir yazdı. İlklere ev sahipliği yaptım, sorumluluklarım arttı.Ailemin yükü ve işler hep üzerime bindi. Tabi bunların yanında bir de yuva kurdum. Artık yalnız değilim. Onca yükün arasında benim dertlerimi paylaşan bir eşim var. Bu yüzden çok mutluyum.

Yalnız her mutluluğun bir bedeli var. Zorluğu var, dertleri var.Yanlış anlaşılmasın evlendim, dertlendim değil. Tam aksine dertlerden arındım. Ama bu sefer başka başka işler geldi beni buldu. Yazın ilk ayı düğün telaşıyla geçti. Oldu olmadı derken hatasız kazasız düğünümü yaptım.Yeri geldi uykusuz kaldım, yeri geldi yorgun düştüm. Sonunda muradıma erdim. Ama her işimle bizzat kendim ilgilendiğim için çok zorlandım. Annem ve eşimin yardımları oldu elbet ama bazı yerlerde benim elimi taşın altına sokmam gerekti. Böyle zamanlarda hem işimi yaptım hem de kederlendim. Babamın yokluğunu iliklerime kadar hissettim. Her gece keşke yanımda olsaydı dedim. Ama olmadı işte, çok istediği düğünü göremeden göçüp gitti bu dünyadan. Acısı hala içimde ilk günkü gibi duruyor. Ama takdir-i ilahi işte, ne diyelim?

Selametle düğünümüzü yaptıktan sonra yaklaşık bir ay kadar gezmeler ve düğünlerle meşgul olduk. Malum yeni gelin damat olunca gelenek görenekler devreye giriyor. Hele bir de bir ucunuz köye dayanıyorsa gelin damat gezmelerinden sizi hiçbir şey kurtaramaz. Kalk gidelim, kalk gezelim. Araba üstünde geçirdik düğünden sonraki bir ayı. Kısa bir balayı tatilini bile güç bela ayarlayabildim,o yüzden tadı hala damağımda kaldı. Neyse gönüller bir olsun, tatil gene yapılır kaldığımız yerden bu sefer de düğünlere gidip gelmeye başladık. Yaz düğün mevsimidir ama bu kadar düğün olduğunu ve hayatımda bu kadar düğüne gittiğimi hatırlamıyorum. Deyim yerindeyse içim dışım düğün dernek oldu. Allah’tan yazın bitmesine ramak kala düğünleri bitirdik de biz de rahatladık. Tabi en şaşalısı son düğündü. En yakın arkadaşımın düğünü ve üstelik memleketten kilometrelerce ötede.( Çanakkale’de) Varın siz düşünün halimi.

Bu adam deli mi? Ne güzel gezip tozuyor ama hala dert yanıyor diye düşünebilirsiniz. Ama hayatım sadece düğün dernek değildi tabi. Düğünden kısa bir süre sonra çalışmaya başladım. İşim her ne kadar masa başında olsa da günün erken saatlerini bilgisayar başında geçirip öğleden sonraları da tarlaya gitmek pek bir zor geldi bana. İlk bu kadar yakından takip ettim işleri. Diğer bir deyişle top bendeydi. Babamdan kalan işleri yapma yükümlülüğü de bana verilmişti. Her işin olduğu gibi bu işin de zorluğu oldu elbette. Ama girdik bir yola,pes etmek olmaz deyip dur durak bilmeden çalıştık gece gündüz. Sonunda zafere ulaştık diyebilirim. İşler tam bitmedi ama yaz bitince biraz seyreldi. Bu da bize rahat bir nefes aldırdı.

Var git işine yaz. Yüreğim yorgun, bedenim biçare. Öyle dolu yaşadım ki seni, ne ben ne yaptığımı anladım ne de sen. Yaz sıcaktır, güzeldir ve uzun mu uzundur. Ama bu sene bambaşkaydı. Hem uzundu, hem yoğun. Ama her şeye rağmen güzeldi yaz. Dertlenip kederlensem de ara ara bana gerçek hayatın ne kadar zor olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu yönüyle yaza da yazı yaşatana da minnettarım. Öyleyse var git yoluna, uğurlar ola yaz; hoş geldin,bekle bizi eylül.

Necati Dilek/02.09.2019/ Nazilli

Malazgirt Ruhu ve Büyük Taarruz

Türk tarihinde ağustos ayı şanlı mı şanlı zaferlerle dolu bir aydır. Nice zaferlere erişmiş bir milletin tarihinde dönüm noktası olarak niteleyebileceğimiz iki eşsiz zafer vardır: Malazgirt Zaferi ve Büyük Tarruz. Bunlardan ilki olan Malazgirt, 26 Ağustos 1071’de şanlı komutan Alpaslan’ın Anadolu kapılarını açmasına vesile olur. Diğeri Büyük Taarruz ise 26 Ağustos 1922’de Mustafa Kemal’in başlattığı bir ölüm kalım savaşının vücut bulmuş halidir. 30 Ağustos’ta da zaferle taçlanır. Ne büyük tesadüftür ki ikisi de aynı tarihe denk gelir.Kaderin cilvesi olsa gerek bir komutan bu toprakları yurt yapar, diğer komutan da bu toprakların ebediyen Türk yurdu olacağının mührünü basar ve haykırır cihana: Anadolu ebediyen Türk yurdu olarak kalacaktır. İşte tarih, işte iki anlı şanlı zafer.

Ecdad tarih yazmış,bize okumak ve anlatmak düşer. Peki nasıl yapacağız bunu? İşimiz hem zor hem de kolay aslında. Şöyle. Tarih, milletlerin geride bıraktıkları bir mirastır. Atalarımızın torunları olarak bu mirasa sahip çıkmak bizim boynumuzun borcudur. Tarihimize nasıl sahip çıkacağız öyleyse? Öncelikle yaşanılanlardan dersler çıkaracağız, tarihimizden aldığımız derslerle geleceğimize yön vereceğiz. Bunu millet olmanın getirdiği bir sorumluluk olarak kabul edip herkesin milli duygularına sesleneceğiz. Sanmayın bunu okul sıralarında öğrencilerle yapacağız. Tam aksine hep birlikte, milletçe yapacağız. Bu ruh öyle bir ruh ki, yere düşsen de ayağa kalkmasını bilmeyi öğretir adama. Bu ruh, umudunu yitirmemeyi öğretir bizlere. Pek çok kez tarih sahnesinde bu ruhu gördük biz. Malazgirt’te de vardı, Çanakkale’de de, Büyük Taarruz da da vardı. Bu ruh bizi millet yapan ve dimdik ayakta tutan yegane güçtür. Sanmayın nice zaferleri şanlı ordular kılıçla kazandılar. Nice zaferleri biz, yenilmez ruhumuzla kazandık ve kazanmaya da devam edeceğiz.

Tarihler değişir, isimler değişir ama fıtrat yine aynı olmalıdır. Nasıl ki, düşman her seferinde farklı isimlerle saldırdıysa bize, biz de farklı isimler karşılık vermeliyiz onlara. Vermeliyiz ki,yenilmez ruhumuzun kaybolmadığını göstermeliyiz bütün dünyaya. Bunun için güçlü olmaya, birlik beraberlik içinde yaşamaya ve en önemlisi tarihimizi nakış nakış öğrenmeye, öğretmeye ihtiyacımız var.Gelecek nesillerimize tarihimizi öğretelim, ondan dersler çıkarmayı milletçe öğrenelim. Öğrenelim ki, yapılan hatalara tekrar tekrar düşmeyelim. Büyük bir milletin evlatları olarak bize bu yakışır.Bu vesileyle başta Malazgirt ve Büyük Taarruz’da olmak üzere şehadet şerbetini içmiş tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.Ruhunuz şad olsun.

27.08.2019/ Necati Dilek

Hayaller ve Mutluluk

Hayal,insanın elde edemeyip ama elde etmeyi arzuladığı şeyleri olmuş gibi zihninde canlandırmasıdır. Bu yönüyle hemen hemen herkes, hayatın gerçeklerinden sıyrılıp toz pembe bir dünyanın kapılarını aralamıştır kendince.Bu kimileri için gerçeklerden bir kaçıştır, kimileri içinse zorluklara dayanabilmenin sırrıdır.
İçinde pek çok özelliği barındırması yönüyle hayaller ve hayal kurmak oldukça önemlidir.Çünkü insanı ulaşılması güç hedeflere yönlendirir, ona moral verir.Böylece insan, hayatın karmaşasında kaybolmaktan kurtulur hayalleri sayesinde.Orada kendine yeni bir dünya kurar. O dünyada her şey onun istediği gibi ilerler.

Yalnız gerçek hayatta işler her zaman yolunda gitmeyebiliyor.İnsanlar çok uğraştıkları halde isteklerini gerçekleştiremiyorlar. Hayatla mücadele ederken pek çok engel karşılarına çıkıyor ve onları hayallerinden uzaklaştırmaya yelteniyor.Bu durum,ilk zamanlar hayallerini gerçekleştirmek için yaşayan birini çok etkilemiyor. Tam tersine hayallerine daha bir sıkı sarılıyor. Fakat bir süre sonra hayat acımasız yüzünü bir kez daha gösteriyor. Bu sefer hayalleri birer birer suya düşüyor insanların. Sonra topla toplayabilirsen o hayalleri. Çevremize baktığımız zaman hayallerini, umutlarını yitirmiş yüzlerce insanı rahatlıkla görebiliriz. Hepsi hayatın sillesini defalarca yemiş,hayatın gerçeklerinden kafasını kaldıramaz olmuş. Hayal kelimesi şimdi onlar için boş bir avuntudan ibaret olarak kalmıştır.

Oysa bir zamanlar onlar da umudun hayallerine bırakılan birer çocuktular. Ne oldu da ne değişti de böyle oldu o insanlar?Bu sorunun cevabı çok basit aslında.
Evet, hayat çok zor ve üstelik acımasız. Çoğu zaman bizim istediğimiz gibi de gitmiyor. Ama yaşamak her şeye rağmen güzel. Üstelik hayallerini gerçekleştirmiş bir şekilde yaşamak daha güzel.Bunun için ne olursa olsun hayallerinizden vazgeçmeyin. Onlarla yaşamayı ve onları gerçekleştirmeyi mutlaka öğrenin.Bunu başarırsanız ne mutlu sizlere.
Necati Dilek/ Nazilli

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑