Dil Üzerine Değerlendirmeler- 1

Dil, bir milletin kimliğidir.Onunla dünyaya açılır, onunla kendini ifade eder. İşte bu yüzden dil, bir millet için hayati önem taşımaktadır.Şartlar ne olursa olsun hep gereken özen gösterilmeli ve el üstünde tutulmalıdır. Dünyanın en köklü ve en zengin dillerinden biri olan Türkçemiz bu özeni fazlasıyla hak etmektedir. Bunu sadece dille ilgilenenler değil,toplumun her kesimi yapmak zorundadır. Çünkü hepimiz bu dili hepimiz kullanmaktayız.

Yalnız toplum nezdinde durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Öğrencilerden tutun da gazete ve dergiler, TV kanalları ve daha pek çok kesim tarafından dilin hoyratça kullanıldığını üzülerek şahitlik etmekteyiz. Dille içli dışlı olan biri olarak yapılan yanlışlar hemen gözüme çarpıyor ve doğrusu bu durumdan ziyadesiyle rahatsız oluyorum. Bunları düzeltmek için elimden geldiğince okulda ve dışarıda gayret gösteriyorum. Fakat bunun bireysel bir mücadeleyle düzelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Çünkü bu yanlışlar toplum genelinde yaygınlık kazandığı için bireysel çalışmaların hiçbir önemi kalmıyor. Bu yanlışlara sağ olsun basın yayın organları da önayak oluyor. Tabi insanlar yayın organlarında gördüklerini, duyduklarını sorgulamadan doğru olduğunu düşünüp kabul ediyorlar. Hal böyle olunca durum iyice içinden çıkılamayacak bir hale bürünüyor. Sonra ayıkla ayıklayabilirsen pirincin taşını.

Bu konuda bir hususu belirtmek isterim. İster basılı olsun, ister görsel yayın olsun işini layıkıyla yapan gazete, dergi ve TV kanalları elbette mevcut. Onlara bir lafım yok zaten. Hatta dile gösterdikleri özen için teşekkür ederim. Yalnız herkes aynı titizliği gösteremiyor ne yazık ki. On binlerce okuru olan bir gazete yazarı onlarca yanlış yapmaktan kurtaramıyor kendini, yine aynı şekilde her gün ekranına kilitlendiğimiz TV kanalının genç, bakımlı sunucusu görselliğine gösterdiği özeni keşke dili doğru ve güzel kullanmaya da gösterseydi demekten alamıyorum kendimi. Yaptığı yanlışlar saç baş yolduracak cinsten. Türkçe ellerinde lime lime olmaktan kurtaramıyor maalesef kendini. Bu yanlışların aradı arkası kesilmiyor ve her geçen gün dilin hunharca katledildiğini
elim kolum bağlı seyrediyorum. En kötüsü de yanlışları doğruymuş gibi dayatıyoruz ya, işte en çok o ağrıma gidiyor.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Şöyle ki, geçenlerde boş bir anımda bölgemde oldukça etkili olan bir gazetenin internet sayfasına girdim. Rastgele okuduğum yazıların içinde iki elin parmaklarından daha az yanlışın olduğu bir iki yazı anca bulabildim. Onlar da kelime hatalarıyla doluydu. Bu durum çok garibime gitti. İçeriğiyle mangalda kül bırakmayan kalemler, hangi dille yazdıklarından habersizmiş gibi geldi bana. Bu gazetenin, gazetelerin editörleri ne iş yapıyor diye sormaktan alamadım kendimi. Sahi bu gazetelerin editörleri ne iş yapıyor?Üstelik bu editörler kurumsal bir gazetede çalıştıklarıyla övünmekten geri durmayan kalem sahipleri. Ne diyeyim, yazık doğrusu.

Bu konuda sert çıktığımı düşünenler pekala olabilir. Kendince herkes haklıdır. Ama iş dil meselesine gelince işte orada tekrar tekrar düşünmekte fayda vardır diye düşünüyorum. Çünkü başta da dediğimiz gibi dil bir milletin kimliğidir. Biz,kimliğimizle ayakta kalıyoruz, dünyaya dilimizle sesleniyoruz. Onun için her yönüyle dilimizin, kimliğimizin kusursuz olması gerekmez mi? Bence gerekir. Bana göre dil her şeydir. Dilini kaybeden bir millet, her şeyini kaybeder.İşte bunun için dilimize sahip çıkmalı ve onu geliştirmek için çaba göstermeliyiz. Öyleyse herkesi göreve davet ediyorum. Gelin birlikte dilimize sahip çıkalım. Türkçe düşünelim, Türkçe konuşalım ve Türkçe yazalım. Ama tüm bunları doğru bir Türkçeyle yapalım.

17.09.2019/ Necati Dilek

 

Eylül Demek Çocuk Demek

Eylül, ayların en özelidir bana göre. Bunda içinde pek çok hüzne ev sahipliği yapıp şair ve yazarlara ilham kaynağı olması etkili olmuştur şüphesiz. Bu yönüyle ayrı bir öneme sahiptir. Fakat asıl kastettiğim bu aya özel anlam yüklenip uğruna şiirler, yazılar kalem alınması değil. Bu aya bir öğretmen, bir öğrenci gözüyle bakmak niyetim. O zaman daha farklı anlamlar yükleyeceğimiz muhakkak. Nasıl mı?Eylül ayı, ülkemizde okulların açıldığı çocukların ve öğretmenlerin birbirine kavuştuğu aydır. Bu yönüyle hüzünden ziyade sevinci barındırır. Okulun açılmasına üzülenler olabilir elbet içimizde. Bu durum hem öğretmen için hem de öğrenci geçerlidir. Ama okula sevdalı, öğrenmeye açık bir öğrenci ve öğretmen için tam bir vuslat havasıdır. Onun verdiği mutluluğu tadı hala damaklardadır. Bunu da ancak yaşayanlar ve onu yüreğinde hissedenler bilir. Bu yüzden eylülleri hep sevmişimdir. Bana hep kavuşmayı anımsatır. Bu durum öğrencilik yıllarımda da öğretmenlik hayatımda da böyle olmuştur.

Bu hissi her eylülde yaşadığım için kendimi çok şanslı sayıyorum. Okulların açıldığı ilk gün sabah bir heyecan kaplar yüreğimi. Zil sesini duyunca yüreğim pır pır eder. Okula yeni başlayan bir çocuk gibi heyecanlanırım. Öğrencilerimin cıvıl cıvıl seslerini duyunca kendimden geçerim, içimdeki eksikliğin ne olduğunu onların gözlerinde pırıltıyı görünce anlarım. Biliyorum, ben onlarsız yaşayamam. İşte bu yüzden her gün şükrederim halime. İyi ki öğretmenim, iyi ki öğrencilerim var diye.Onlarla zamanın nasıl geçtiğini anlayamam, bir bakmışım saatler birbirine kovalamış ve dersim bitmiş. Ama aklım yine
onlarda kalır. Bugün niye ödevini yapmadı, niye derse gelmedi, niye canı sıkkındı diye dertlenirim kendimce. Bu düşüncelerle evin yolunu tutsam da aklımın bir köşesinde hep onlar vardır. Öğretmenliğe başladığım ilk günden beri bunu yaparım. Onları önemsiyorum; çünkü mesleğimi seviyorum. Onlara değer veriyorum; çünkü onlar bizim geleceğimiz. Bizim yarınlarımız onlar.Bu yüzden eylülleri ve çocukları daha bir başka severim.

Şairin hüzün ayı derler eylül için, doğrudur. Ama benim çocuk ayıdır, mutluluğa erişme, vuslat ayıdır. Hayallerimize kaldığımız yerden devam etmenin bir diğer adıdır, eylül benim için. Aradan aylar, yıllar geçse de bu böyle devam edecek. Ben bir kandilim, onları aydınlatan. Işığımı tüketene kadar onları aydınlatmaya da devam edeceğim. Bu benim hayata bakışım, yaşam biçimim. Kim ne derse desin ben buyum. Değişmem, değişemem. O yüzden de eylül, benim için çocuk demek, pırıl pırıl parlayan bir çift göz demek. İşte bu yüzden seviyorum eylülleri, seviyorum ülkemin geleceği çocukları.

10.09.2019/ Necati Dilek/ Nazilli

En Uzun Yaz

Bu yazıyı birkaç gün önce yazmayı planlıyordum; fakat işlerimin yoğunluğundan dolayı fırsat bulup yazamadım. Eskiler geç olsun güç olmasın derler; ben de o niyetle yazmaya karar verdim.Benim derdim yaza değil. Benim derdim yazın üzerimde bıraktığı yorgunluk, yoğunluk. Neresinden başlasam bilemedim doğrusu. En iyisi başından alıp sona kadar yazmak. Benim için bambaşka bir yazdı. İlklere ev sahipliği yaptım, sorumluluklarım arttı.Ailemin yükü ve işler hep üzerime bindi. Tabi bunların yanında bir de yuva kurdum. Artık yalnız değilim. Onca yükün arasında benim dertlerimi paylaşan bir eşim var. Bu yüzden çok mutluyum.

Yalnız her mutluluğun bir bedeli var. Zorluğu var, dertleri var.Yanlış anlaşılmasın evlendim, dertlendim değil. Tam aksine dertlerden arındım. Ama bu sefer başka başka işler geldi beni buldu. Yazın ilk ayı düğün telaşıyla geçti. Oldu olmadı derken hatasız kazasız düğünümü yaptım.Yeri geldi uykusuz kaldım, yeri geldi yorgun düştüm. Sonunda muradıma erdim. Ama her işimle bizzat kendim ilgilendiğim için çok zorlandım. Annem ve eşimin yardımları oldu elbet ama bazı yerlerde benim elimi taşın altına sokmam gerekti. Böyle zamanlarda hem işimi yaptım hem de kederlendim. Babamın yokluğunu iliklerime kadar hissettim. Her gece keşke yanımda olsaydı dedim. Ama olmadı işte, çok istediği düğünü göremeden göçüp gitti bu dünyadan. Acısı hala içimde ilk günkü gibi duruyor. Ama takdir-i ilahi işte, ne diyelim?

Selametle düğünümüzü yaptıktan sonra yaklaşık bir ay kadar gezmeler ve düğünlerle meşgul olduk. Malum yeni gelin damat olunca gelenek görenekler devreye giriyor. Hele bir de bir ucunuz köye dayanıyorsa gelin damat gezmelerinden sizi hiçbir şey kurtaramaz. Kalk gidelim, kalk gezelim. Araba üstünde geçirdik düğünden sonraki bir ayı. Kısa bir balayı tatilini bile güç bela ayarlayabildim,o yüzden tadı hala damağımda kaldı. Neyse gönüller bir olsun, tatil gene yapılır kaldığımız yerden bu sefer de düğünlere gidip gelmeye başladık. Yaz düğün mevsimidir ama bu kadar düğün olduğunu ve hayatımda bu kadar düğüne gittiğimi hatırlamıyorum. Deyim yerindeyse içim dışım düğün dernek oldu. Allah’tan yazın bitmesine ramak kala düğünleri bitirdik de biz de rahatladık. Tabi en şaşalısı son düğündü. En yakın arkadaşımın düğünü ve üstelik memleketten kilometrelerce ötede.( Çanakkale’de) Varın siz düşünün halimi.

Bu adam deli mi? Ne güzel gezip tozuyor ama hala dert yanıyor diye düşünebilirsiniz. Ama hayatım sadece düğün dernek değildi tabi. Düğünden kısa bir süre sonra çalışmaya başladım. İşim her ne kadar masa başında olsa da günün erken saatlerini bilgisayar başında geçirip öğleden sonraları da tarlaya gitmek pek bir zor geldi bana. İlk bu kadar yakından takip ettim işleri. Diğer bir deyişle top bendeydi. Babamdan kalan işleri yapma yükümlülüğü de bana verilmişti. Her işin olduğu gibi bu işin de zorluğu oldu elbette. Ama girdik bir yola,pes etmek olmaz deyip dur durak bilmeden çalıştık gece gündüz. Sonunda zafere ulaştık diyebilirim. İşler tam bitmedi ama yaz bitince biraz seyreldi. Bu da bize rahat bir nefes aldırdı.

Var git işine yaz. Yüreğim yorgun, bedenim biçare. Öyle dolu yaşadım ki seni, ne ben ne yaptığımı anladım ne de sen. Yaz sıcaktır, güzeldir ve uzun mu uzundur. Ama bu sene bambaşkaydı. Hem uzundu, hem yoğun. Ama her şeye rağmen güzeldi yaz. Dertlenip kederlensem de ara ara bana gerçek hayatın ne kadar zor olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu yönüyle yaza da yazı yaşatana da minnettarım. Öyleyse var git yoluna, uğurlar ola yaz; hoş geldin,bekle bizi eylül.

Necati Dilek/02.09.2019/ Nazilli

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑