Çocukluğa Özlem

”Ben bir an önce büyümek istiyorum anne, baba.”

Hepimiz yaşadık bu duyguları. Küçükken küçük oluşumuzdan sıkılıp büyümek için can atardık, büyüyünce şöyle yapcam, böyle yapcam diye başlayan cümleler kurar;hayallere dalardık. Pek güzel zannederdik büyüklerin dünyasını. Onlar gibi giyinmek,onlar gibi arabalara binmek ve onlar gibi gezip tozmak isterdik.Bazen utanırdık çocuk olmaktan. Marifetmiş gibi büyümek için elimizden geleni ardına koymazdık. Bazen düşünüyorum da çocukluk aklı işte demeden edemiyorum. O zaman diliminde bunun oldukça keyifli bir istek olduğunu biliyorum. Yalnız şuan, güzel bir istek olduğu konusunda emin değilim.

Değilim, çünkü çocukken her şey daha güzeldi. İnsanı yoran tek şey:Sabahtan akşama kadar koşup oynamaktı. Biraz uyuyunca o da geçerdi.Ve biz hiçbir şey
olmamış gibi hayatımıza devam ederdik. İnsanlar,yani çocuklar, daha samimiydi. Ve birbirlerine daha bağlıydılar.Gün içinde tek derdimiz annemizin eve erken
çağırmasıydı.Sizin anlayacağınız her şey basitti.Ve biz çok daha mutluyduk.
Derken yıllar yılları kovaladı.Her geçen gün biz daha da büyüdük.Sokağa,
eski arkadaşlara daha seyrek uğrar olduk. Büyüdükçe sorumluluklarımız arttı. Düşünce acıyan bir dizimiz yok şimdilerde. Daha farklı ama daha yıkıcı
acılarımız var.Satırlarımız eve ekmek götürmeyle doldu.Büyüdük de ne mi oldu?En sevdiklerimizin bizi bırakıp gidişlerini gördük, onlara hasret yaşamaya
başladık hayatı.Hayatımızı bir kutunun içinde yaşıyor,orasını dünyamız olarak görüyoruz. Ve en önemlisi de her geçen gün artıyor yalnızlığımız.

Eski komşular,eski arkadaşlar, eski yaşamlar yok artık. Çocukken o özlem duyduğumuz yaşam yok.Büyümek için acele ettiğimiz o hayat var önümüzde.Geriye
dönüp bakıyorum da o zamanlar her şey daha güzelmiş. Ve biz daha mutluymuşuz. Keşke hiç büyümeseydik,hep çocuk kalsaydık. Her şey yine yerli yerinde dursaydı.Sabahtan akşama kadar kan ter içinde kalıp hasta olsak, annemiz başucumuzda gözyaşı dökse, babamız bize kızsa ama biz yine de koşup durmaktan
geri kalmasak. Ne güzel olurdu değil mi? Mutlu mu mutlu bir aile hayatı, samimi candan dostluklar, doyasıya oynanan oyunlar ve kıran kıran yapılan mahalle maçları.O günlere tekrar dönebilmek için neleri vermezdik değil mi? Niye büyüdük biz?Çocukluğumuz,hayatımızın en güzel ev en renkli yılları niye terk etti bizi? Ah keşke tekrar çocuk olabilsem şimdi. Koşup oynasam kırlarda özgürce. Dolaşsam karış karış sokakları.Dondurma yemekten hasta olsam,komşunun eriğini izinsiz yedim diye eve şikayete gelse suratsız komşumuz ve daha neler neler…Çocuk olsam şimdi keşke.Bir yanımda annem,bir yanımda babam ve kocaman mutlu olsam. Sahi çok mu zor bu şimdi?

22.05.2019/ Necati Dilek

Hayata Dair Yazılar(2) Özgecilik mi aptallık mı?

Kimi insanlar vardır, hayatta kendinden çok başkalarını düşünür.Kendisinin acı çekmesine, üzülmesine aldırmazlar.
Varsa yoksa o haddinden fazla değer verdiği insanlardır onlar için önemli olan.
Bu uğurda en sevdiklerini,en yakınlarını bile görmezden gelirler. Bunun yanlış bir tutum olduğunu onlara anlatsanız bile başkalarını düşünmekten alıkoyamazlar kendilerini.

Evet,insanın kendinden başkasını düşünmesi, ona değer vermesi güzel bir davranış fakat bu düşünme bana zarar verme boyutundaysa durup düşünmek gerektiği kanısındayım.Ben her zaman başkalarını düşüneyim, hayatımı başkaları merkezli kurayım fakat onlar beni görmezden gelsinler ve beni hiç düşünmesinler. Bunun çok mantıklı olduğunu söyleyemeyeceğim. Hepimizin çevresinde bu tarz insanlar elbet vardır. Onlara bu durumun kendilerini sıkıntıya sokacağını uygun bir dille anlatmanın yararlı olacağını,aksi halde hayatlarının bir çıkmaza gireceğini söylemenin gerektiğini düşünüyorum.

Başkalarını düşünmek iyi fakat bir noktadan sonra, özellikle kendini ikinci planda bırakarak yapmak (özgecilik) değil, kanımca aptallık olur. Başkalarını düşünün, onlara yardımda bulunun fakat bu yardımlar,düşünmeler size zarar vermesin.

21.05.2019(Necati Dilek)

Ölüm Denen Şey

Ölüm, Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı

Hiç ölmeyecekmişiz gibi koşturduğumuz şu dünyada plan üstüne plan kuruyor, hep bir şeyleri yapma telaşına düşüyoruz her gün. Yaptıklarımız yeterli gelmiyor daha fazlasını istiyoruz şu fani hayattan. Ama ölüm denen kaçınılmaz son aniden gelip hepsinin üstüne toprak atıyor. Ve bizi beynimizden vurulmuşa döndürüyor. Hele ki yakınımızdan birinin ölümü fazlasıyla sarsıyor bizi. Ne kadar zaman geçerse geçsin hiç ölmemiş gibi hissediyor, hala onların bir yerlerden çıkıp geleceğini düşünüyoruz. Ama aslında onların gelmeceyeceğini adımız gibi biliyoruz. Böyle düşünmemizin nedeni onların hep bizimle olmasını istememizden ileri gelmektedir. Fakat ne yazık ki ölüm muhakkak ve kaçınılmaz son. Ve gidenler asla geri gelmeyecekler.

Onun için kendimizi ölüm denen sona alıştırmamız hatta hazırlamamız lazım. Çünkü bir dakika sonramızın bile garantisi yok bu dünyada. Er ya da geç bir şekilde karşımıza çıkacak ölüm. Ölümden korkarak, ondan kaçarak hayatımızı zehir etmenin bir manası yok. Her nefis ölümü tadacaksa şayet biz de ona hazırlanalım pekala.Tabi bu oturup ölümü beklemekle olmayacak. Dünyalık işlerimizi aynı şekilde, hatta en muntazam şekilde yapmaya devam edip, rızkımızı temin edeceğiz.Bunun yanında kulluk vazifelerimizi, bizden beklenenleri, yerine getireceğiz. Bu dengeyi sağladığımız takdirde hem dünyanızı hem de ahiretinizi kazanacağınızdan hiç şüpheniz olmasın.

Peki öyleyse değerli dostlar, haydi başlayalım çalışmaya. Önce dünyamızı sonra da ahiretimizi kazanalım. Dünyalık işlerimizi yapalım, geçimimizi temin edelim. Bunun yanında ölüme de hazırlık yapalım. Peki nedir, nasıldır bu hazırlık? Aslında çok basit: Helal dairesinde yaşamak, haramlardan uzak durmak. Sonuç mu? Huzurlu bir dünya hayatı ve kazanılmış bir ahiret. Sahi bizi bunları yapmaktan alıkoyan ne?.. Bence tek engel biziz.

15.05.2019/ Necati Dilek

Anneler Günü

Bugün 12 Mayıs Pazar. Yani mayıs ayının ikinci pazarı. Bu da demek oluyor ki, bugün Anneler Günü.Cennetin ayaklarının altına serildiği kadınların günü.Kutlu olsun tüm annelerin, anne adaylarının, anne olacakların ve anne olmayı arzulayan herkesin günü. Onlar ki evladı uğruna uykusuz geceler geçiren eli öpülesi insanlardır. Haklarını ödememiz imkansızdır. Bizim için yaptıkları fedakarlıkların haddi hesabı yoktur. Bu yüzden onların kıymetini bilelim, onları üzmeyelim, onlara öf bile demeyelim.

O değerli varlıklar,bu dünyada bizi koruyup kollamak için gönderilmiş birer melek misalidir. Hayattayken lütfen meleklerinize sahip çıkın. Onların değerini kaybetmeden bilelim ki, sonra bir ömür boyu pişmanlık duymayalım. O zaman duysakta bir şey ifade etmez çünkü iş işten geçmiş olacaktır.Bu gelenekselleşmiş gün dolayısıyla annelerimizi yakındaysa ziyaret edelim, uzaktaysa telefonla arayıp hal hatırlarını soralım. Bu dünyadan göçüp gittilerse onlara dua edelim. Bir annenin evladından beklediği ancak budur zaten, hatırlanmak. Onların öyle değerli, süslü püslü hediyelere ihtiyacı yok. Onların bizim samimiyetimize, sevgimize,onlara göstereceğimiz ilgimize ihtiyaçları var.Bunları yapmak onlara verilmiş en büyük hediye olacaktır.Bu küçük ama çok kıymetli hediyenin bize hiçbir külfeti yoktur. Bize dünyaları bahşeden, her türlü fedakarlığı göze alan analarımızdan bu hediyeleri lütfen esirgemeyelim. Onları mutlu etmek elimizde.

Bu vesileyle hem onların gönlünü hoş tutmuş, hem de kendimizi mutlu etmiş oluruz. Çünkü mutluluk bulaşıcıdır. Varsa bir yerde mutluluk kırıntısı elbet size de
bulaşacaktır.Derdin, sıkıntının bitmediği şu fırıldak dünyada her şeyden kurtulmak ve sevgi yüklemek için anne limanına uğrayalım. Ama bunu sadece bugün değil
her gün yapalım. çünkü onlar her an her saniye annelik yapıyorlar. Bunu her şeyden fazla hak ediyorlar. Gününüz kutlu olsun, eli öpülesi kadınlar.

12.05.2019/ Necati Dilek

Atça Çilek Festivalinin Ardından

Her yörenin kendine özgü bir etkinliği,festivali vb.vardır. Aydın Sultanhisar’ın da (Atça) meşhur çilek festivali var. Meşhur diyorum, çünkü ünü Türkiye dışına taşmış durumda. Yurt dışından gelen misafirler bunun en büyük kanıtı.Yapılan kapsamlı organizasyonlarla hem Atça çileği hem de Atça’nın tanıtımı yapılıyor her yıl. Bu yıl 50.si düzenlenen çilek festivaline katılım her zamanki gibi yoğundu. Beş gün boyunca devam eden festivale halk gösterileri, yerli grupların ve Gülden Mutlu, Lara gibi tanınmış sanatçıların konserleri damga vurdu. Bu beş gün süre zarfında halk eğlencenin tadını çıkardı.

Eğlencenin yanında insanlar arası kaynaşma ve alışveriş had safadaydı. A’dan Z’ye her kesime hitap eden satıcılar mevcuttu.İki kere uğrama imkanı bulduğum festivalden ben de kendimce bir şeyler aldım. Tabi bazı eksiklerini de görmedim değil. Giyim, kuşam, yeme,içme vb. her şey fazlaca yer alırken benim olmazsa olmazım kitaplar, kültür- sanat, köşesi bir hayli sınırlıydı. Daha fazla yer almasını isterdim. Ama çileğin bile konserlerin, eğlencenin gölgesinde kaldığını düşünecek olursak kitabın geri planda olmasını normal karşılıyorum. Buna da şükür demekten kendimi alamadım.

Gelenekselleşmiş bu festivale katılan hiç pişman olmaz. Kendini avutacak, vakit geçirecek bir şeyler mutlaka bulur. Eğlenmek isteyen, en güzel çileklerden
yemek isteyen herkesi Atça’ya davet ediyoruz. Her yıl mayıs ayında yapılan bu festivali kaçıranların bir sonraki festivale gelmelerini canı gönülden istiyoruz.Hem küçük Paris Atça’yı tanımış olurlar hem de muhteşem lezzetli çileklerin tadına bakmış olurlar. Tercih sizin, kaçırmayın derim. Bahsetmeden geçmeyeceğim: Böyle güzel bir organizasyona öncülük ettiği için Başkan Osman Yıldırımkaya ve ekibine teşekkür eder, görevlerinde başarılar dilerim.

09.05.2019/ Necati Dilek

Nasıl Yazmalı?

Yazmak, insanın duygu ve düşüncelerini kelimelerle ifade etme sanatıdır.Diğer bir deyişle kelimelerle iletişim kurmak, insanlara bu dünyada ben de varım ve benim düşüncem de budur demektir, yazmak.Günümüzde oldukça önemli bir iletişim kanalı olan yazı, binlerce insana aynı anda ulaşabilmesi yönüyle çok sık kullanılmaktadır. Her alanda ve her zaman karşımıza çıkması bundandır.Yalnız burada günlük iletişimin birer parçası haline gelen mesajlaşma ve e posta yoluyla yapılan yazıdan bahsetmeyeceğim. Bahsetmek istediğim gazetelerde, dergilerde veya internet sitelerinde duygu ve düşüncelerini anlatmak için oluşturulan yazıdan bahsedeceğim. Kendini yazmaya adayan, yazılarıyla ayaktan kalan ya da yazılarıyla insanlara ulaşmaya, onlara yol göstermeye çalışan herkesin merak ettiği ve kafa yorduğu bir konudur yazmak.

Peki nasıl yazmalıyız? Bir kalem erbabı öncelikli ne yazdığından ziyade nasıl yazdığının önemli olduğunu bilmelidir. Ve yazılarını buna göre kaleme almalıdır. Bunun bilincinde olan bir yazar,yazmanın bir emek işi olduğunu ve ciddiyet gerektiren bir uğraş olduğunu da bilmelidir. Bunun için kendisini her zaman geliştirmeye odaklamalıdır. Eğer birilerine yol gösterecekse bu çok önemlidir. Tek bir alanla sınırla kalmak onun bakış açısını genişletmeyecek aksine dünyaya dar pencereden bakmasına sebep olacaktır.Benim bu konudaki düşüncem şudur: ”Bir yazar, her alanda bir şeyler bilmeli ama bir alanda her şeyi bilmeli.”Ki bu onun her konuda kalem oynatmasına yetecektir. Tabi sadece bunlar yetmez,yazmak için.Yazmada asıl önemli olan en iyisini yazana kadar pes etmeden mücadeleyi sürdürmektir.

Zamanla yazdıklarınızın daha akıcı ve kulağa hoş geldiğini göreceksiniz. Bu kıvama gelmek için tek bir şeye ihtiyacınız var: okumak, sürekli okumak.Sizden öncekileri ve çağdaşlarınızı okuyun. Bakın görün, onlar olaylara nasıl yaklaşmışlar. Başta onlardan etkilenebilirsiniz fakat zamanla kendi üslubunuzu pekala oluşturabilirsiniz. Bu sizi diğerlerinden bir adım önce geçirecektir. Onlarca yazının içinden üslubunuzla hemen fark edileceksiniz.Gayeniz yaşamınızı yazarak idame ettirmek ya da yazılarınızla ön plana çıkmak ise buna ihtiyacınız olacaktır mutlaka. Bu da bol bol yazmaktan, en iyisini yazana kadar çalışmaktan geçiyor. Tabi çalışırken okumayı da unutmuyoruz.Çünkü okumadan yazmak en büyük budalalık olacaktır.Onun için sevgili dostlar,yazmaya başlamadan önce okuyun; yazarken okuyun, yazdıktan sonra gene okuyun. Okuyun ki, yazdıklarınız elsiz ayaksız kalmasın.

7.05.2019/ Necati DİLEK

Şehr-i Ramazana Dair (1)

Huzurun en ulvi adıdır derler ramazan için. O geldi mi gönüllere huzur, hanelere bereket,çocuklara sevinç gelir.Ona erişen kul ne şanslıdır ki, bir daha o manevi iklimi doyasıya yaşayabilecektir.Bu akşam mübarek ramazan ayı, on bir ayın sultanı, başlıyor. Akşam ilk teravih namazı, gecesinde de ilk sahurumuzu eda etmiş olacağız.Nasip olursa yarın da ilk orucumuza niyetlenmiş olacağız. Bizi bu mübarek ramazan ayına kavuşturan Rabbime binlerce kez şükürler olsun.

Yalnız bu mübarek aya kavuşmak yetmez bir müslümana. On bir ayın sultanı,değerli misafirimizi, iyi ağırlamak lazım. Çünkü bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluştur.Sayılı günleri her yönüyle iyi değerlendirip kazancımıza kazanç katmak bizim elimizdedir. Bunun için ne mi yapmalıyız? Öncelikle ramazanın coşkusunu, onun sevincini tüm benliğimizde hissetmeli, ona göre davranmalıyız.Bu ayda yaptığımız ibadetlerin değeri daha fazladır. Hele ki bin aydan daha hayırlı olan leyle-i kadrin bu ayda olduğunu düşünürsek bu ay bizim kazançta tavan yaptığımız bir ay pekala olabilir. Üzerimize farz olan oruçlarımızı layıkıyla tutmaya özen gösterelim, gözümüzün nuru ve bizim kurtuluş reçetemiz olan namazlarımızı da huşu içinde eda etmeliyiz. Fakat ramazan sadece oruç ve namazdan ibaret değildir. Tevbe kapılarının sonuna kadar açıldığı bu mübarek gün gecelerde bol bol tevbe istiğfar etmeli,insanlara karşı daha merhametli ve daha nazik olmalıyız. Kalp kırmaktan sonuna kadar kaçınmalı, nice gönüller kazanmaya gayret göstermeliyiz.

Kim bilir, belki bu ayda kazandığımız bir gönül bizim kurtuluşumuza vesile olur.Niyetimiz cehennem ateşinden kaçmak,cennet-i alaya girmeye çalışmak
olsun hep. Bunun için kulluk vazifelerimizi tam olarak yapmaya çalışmayalım, yapalım.Mübarek ramazan ayının en büyük emaresi olan orucu sadece midemize değil; elimize,dilimize,gözümüze de tutturmalı sevabını artırmak için daha bir özen göstermeliyiz. Bu mübarek günlerde etrafımızda bulunan hasta ve yaşlı kimselere ziyaretlerde bulunmalı, onların hayır dualarını almalıyız. Tabi bir de bu dünyadan göçüp gitmiş nicelerini unutmamak lazım. Gün gelecek biz de öleceğiz, bunu aklımızdan hiç çıkarmamak gerekir. Yapacağımız kabir ziyaretlerinin bu konuda bize yardımcı olacağı olacağı muhakkaktır.

Yüce Mevlamdan bu ramazanın başta ailemiz olmak üzere tüm müslüman alemine huzur, bereket ve mutluluk getirmesini temenni eder,şimdiden hayırlı ramazanlar geçirmenizi dilerim. Rabbim, cümlemizi bu günlerin kıymetini bilen kullarından eylesin.  (Amin)

05.05.2019(Necati Dilek)

Dostlar

”Dostlar, denizin dibindeki inci taneleri gibi ender bulunur. Onların varlığı insana güven ve huzur verir. Eğer bir dosta sahipseniz dünyanın en şanslı insanlarından birisiniz demektir. Bu yüzden dostlarınızın kıymetini bilin ve onları asla kaybetmeyin.”

Necati Dilek/ 05.05.2019

Şiir Üzerine

Şiir,erişilmesi güç ve bir o kadar tatlı bir uğraştır.Hayat yolunda acı tatlı pek çok hadise yaşar insan.Bunların kimini kaale almaz,unutur gider.Fakat öyle şeyler vardır ki, unutulmaz. İnsan üzerinde derin izler bırakır.Yaşadığı acıyı da başkalarıyla paylaşmak ister. Bu da onun kelimelerin içine gömülmesine sebep olur.Duygu yüklü, derin anlamlar içeren o güzelim şiirler de böyle çıkar ortaya. Genelleme yapmak tam doğru olmasa da kaleme alınan şiirlerin büyük çoğunluğu yaşanmışlıkları barındırır içinde.

Gücünü yaşanmışlıklardan alan şiir, anlatımı güzelse okuyan üzerinde iz bırakır.Okur kendinden bir şeyler bulur o şiirde ve kendini şiirin kollarına bırakır. Zaman içinde şiiri benimseyen insanlar onu zirvelere taşır, şairse şiirinin gölgesinde kalmaya başlar. Bu durum şair için iyi midir kötü müdür biraz tartışmaya açık bir konudur. Ama şairin adını taşıdığı müddetçe onu temsil edeceğinden iyi olacağı kanaatindeyim. Buraya kadar her şey güllük gülistanlık öyle değil mi? Evet,öyle dediğinizi duyar gibiyim. Ama yolunda gitmeyen bir şeyler her zaman olmuş ve olmaya da devam edecektir. Nasıl mı?

Şöyle ki: Toplum olarak bizler şiiri seven, şiire değer veren bir milletiz.Hatta pek çoğumuz zamanında kağıt kalem alıp duygularımızı şiirle ifade etmiş, bununla da gurur duymuş insanlarız.Yalnız şiire verdiğimiz bu değerle, şiir kitaplarına verdiğimiz değer pek orantılı değil nedense.Söylemeyi, okumayı seven insanlarımız nedense şiir kitaplarına ilgisiz yaklaşmakta ve onları kaderine mahkum bırakmaktadırlar. Bu kanıya şiir kitaplarının Türkiye’de en az satılan kitapların başında gelmesinden vardım. Şiirle bu kadar iç içe yaşayan bir toplumun şiir kitaplarına ve şairlere gereken önemi
vermemesine anlamış değilim. Bunu aştığımız takdirde birbirimizi daha iyi anlayacağımızı ümit ediyorum. Neden mi? Çünkü şiir okuyan, şiir yazan ve şiirle
yaşayan insandan kimseye zarar gelmez.Aksine çevresine güzellikler saçar. Bu da daha güzel ve daha huzurlu bir toplumun oluşmasına katkıda bulunacaktır
şüphesiz.

Bu konuda M.Emin Yurdakul’un mısrasını anmadan geçemeyeceğim: ” Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet, sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”Öyleyse şairlere, şiirlerine sahip çıkalım. Onlar ki, kalemiyle hayat savaşını sürdüren korkusuz neferlerdir.Şiirle kalın, dostça kalın.

Necati Dilek /2.05.2019

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑