Dil Üzerine Değerlendirmeler- 1

Dil, bir milletin kimliğidir.Onunla dünyaya açılır, onunla kendini ifade eder. İşte bu yüzden dil, bir millet için hayati önem taşımaktadır.Şartlar ne olursa olsun hep gereken özen gösterilmeli ve el üstünde tutulmalıdır. Dünyanın en köklü ve en zengin dillerinden biri olan Türkçemiz bu özeni fazlasıyla hak etmektedir. Bunu sadece dille ilgilenenler değil,toplumun her kesimi yapmak zorundadır. Çünkü hepimiz bu dili hepimiz kullanmaktayız.

Yalnız toplum nezdinde durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Öğrencilerden tutun da gazete ve dergiler, TV kanalları ve daha pek çok kesim tarafından dilin hoyratça kullanıldığını üzülerek şahitlik etmekteyiz. Dille içli dışlı olan biri olarak yapılan yanlışlar hemen gözüme çarpıyor ve doğrusu bu durumdan ziyadesiyle rahatsız oluyorum. Bunları düzeltmek için elimden geldiğince okulda ve dışarıda gayret gösteriyorum. Fakat bunun bireysel bir mücadeleyle düzelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Çünkü bu yanlışlar toplum genelinde yaygınlık kazandığı için bireysel çalışmaların hiçbir önemi kalmıyor. Bu yanlışlara sağ olsun basın yayın organları da önayak oluyor. Tabi insanlar yayın organlarında gördüklerini, duyduklarını sorgulamadan doğru olduğunu düşünüp kabul ediyorlar. Hal böyle olunca durum iyice içinden çıkılamayacak bir hale bürünüyor. Sonra ayıkla ayıklayabilirsen pirincin taşını.

Bu konuda bir hususu belirtmek isterim. İster basılı olsun, ister görsel yayın olsun işini layıkıyla yapan gazete, dergi ve TV kanalları elbette mevcut. Onlara bir lafım yok zaten. Hatta dile gösterdikleri özen için teşekkür ederim. Yalnız herkes aynı titizliği gösteremiyor ne yazık ki. On binlerce okuru olan bir gazete yazarı onlarca yanlış yapmaktan kurtaramıyor kendini, yine aynı şekilde her gün ekranına kilitlendiğimiz TV kanalının genç, bakımlı sunucusu görselliğine gösterdiği özeni keşke dili doğru ve güzel kullanmaya da gösterseydi demekten alamıyorum kendimi. Yaptığı yanlışlar saç baş yolduracak cinsten. Türkçe ellerinde lime lime olmaktan kurtaramıyor maalesef kendini. Bu yanlışların aradı arkası kesilmiyor ve her geçen gün dilin hunharca katledildiğini
elim kolum bağlı seyrediyorum. En kötüsü de yanlışları doğruymuş gibi dayatıyoruz ya, işte en çok o ağrıma gidiyor.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Şöyle ki, geçenlerde boş bir anımda bölgemde oldukça etkili olan bir gazetenin internet sayfasına girdim. Rastgele okuduğum yazıların içinde iki elin parmaklarından daha az yanlışın olduğu bir iki yazı anca bulabildim. Onlar da kelime hatalarıyla doluydu. Bu durum çok garibime gitti. İçeriğiyle mangalda kül bırakmayan kalemler, hangi dille yazdıklarından habersizmiş gibi geldi bana. Bu gazetenin, gazetelerin editörleri ne iş yapıyor diye sormaktan alamadım kendimi. Sahi bu gazetelerin editörleri ne iş yapıyor?Üstelik bu editörler kurumsal bir gazetede çalıştıklarıyla övünmekten geri durmayan kalem sahipleri. Ne diyeyim, yazık doğrusu.

Bu konuda sert çıktığımı düşünenler pekala olabilir. Kendince herkes haklıdır. Ama iş dil meselesine gelince işte orada tekrar tekrar düşünmekte fayda vardır diye düşünüyorum. Çünkü başta da dediğimiz gibi dil bir milletin kimliğidir. Biz,kimliğimizle ayakta kalıyoruz, dünyaya dilimizle sesleniyoruz. Onun için her yönüyle dilimizin, kimliğimizin kusursuz olması gerekmez mi? Bence gerekir. Bana göre dil her şeydir. Dilini kaybeden bir millet, her şeyini kaybeder.İşte bunun için dilimize sahip çıkmalı ve onu geliştirmek için çaba göstermeliyiz. Öyleyse herkesi göreve davet ediyorum. Gelin birlikte dilimize sahip çıkalım. Türkçe düşünelim, Türkçe konuşalım ve Türkçe yazalım. Ama tüm bunları doğru bir Türkçeyle yapalım.

17.09.2019/ Necati Dilek

 

Eylül Demek Çocuk Demek

Eylül, ayların en özelidir bana göre. Bunda içinde pek çok hüzne ev sahipliği yapıp şair ve yazarlara ilham kaynağı olması etkili olmuştur şüphesiz. Bu yönüyle ayrı bir öneme sahiptir. Fakat asıl kastettiğim bu aya özel anlam yüklenip uğruna şiirler, yazılar kalem alınması değil. Bu aya bir öğretmen, bir öğrenci gözüyle bakmak niyetim. O zaman daha farklı anlamlar yükleyeceğimiz muhakkak. Nasıl mı?Eylül ayı, ülkemizde okulların açıldığı çocukların ve öğretmenlerin birbirine kavuştuğu aydır. Bu yönüyle hüzünden ziyade sevinci barındırır. Okulun açılmasına üzülenler olabilir elbet içimizde. Bu durum hem öğretmen için hem de öğrenci geçerlidir. Ama okula sevdalı, öğrenmeye açık bir öğrenci ve öğretmen için tam bir vuslat havasıdır. Onun verdiği mutluluğu tadı hala damaklardadır. Bunu da ancak yaşayanlar ve onu yüreğinde hissedenler bilir. Bu yüzden eylülleri hep sevmişimdir. Bana hep kavuşmayı anımsatır. Bu durum öğrencilik yıllarımda da öğretmenlik hayatımda da böyle olmuştur.

Bu hissi her eylülde yaşadığım için kendimi çok şanslı sayıyorum. Okulların açıldığı ilk gün sabah bir heyecan kaplar yüreğimi. Zil sesini duyunca yüreğim pır pır eder. Okula yeni başlayan bir çocuk gibi heyecanlanırım. Öğrencilerimin cıvıl cıvıl seslerini duyunca kendimden geçerim, içimdeki eksikliğin ne olduğunu onların gözlerinde pırıltıyı görünce anlarım. Biliyorum, ben onlarsız yaşayamam. İşte bu yüzden her gün şükrederim halime. İyi ki öğretmenim, iyi ki öğrencilerim var diye.Onlarla zamanın nasıl geçtiğini anlayamam, bir bakmışım saatler birbirine kovalamış ve dersim bitmiş. Ama aklım yine
onlarda kalır. Bugün niye ödevini yapmadı, niye derse gelmedi, niye canı sıkkındı diye dertlenirim kendimce. Bu düşüncelerle evin yolunu tutsam da aklımın bir köşesinde hep onlar vardır. Öğretmenliğe başladığım ilk günden beri bunu yaparım. Onları önemsiyorum; çünkü mesleğimi seviyorum. Onlara değer veriyorum; çünkü onlar bizim geleceğimiz. Bizim yarınlarımız onlar.Bu yüzden eylülleri ve çocukları daha bir başka severim.

Şairin hüzün ayı derler eylül için, doğrudur. Ama benim çocuk ayıdır, mutluluğa erişme, vuslat ayıdır. Hayallerimize kaldığımız yerden devam etmenin bir diğer adıdır, eylül benim için. Aradan aylar, yıllar geçse de bu böyle devam edecek. Ben bir kandilim, onları aydınlatan. Işığımı tüketene kadar onları aydınlatmaya da devam edeceğim. Bu benim hayata bakışım, yaşam biçimim. Kim ne derse desin ben buyum. Değişmem, değişemem. O yüzden de eylül, benim için çocuk demek, pırıl pırıl parlayan bir çift göz demek. İşte bu yüzden seviyorum eylülleri, seviyorum ülkemin geleceği çocukları.

10.09.2019/ Necati Dilek/ Nazilli

En Uzun Yaz

Bu yazıyı birkaç gün önce yazmayı planlıyordum; fakat işlerimin yoğunluğundan dolayı fırsat bulup yazamadım. Eskiler geç olsun güç olmasın derler; ben de o niyetle yazmaya karar verdim.Benim derdim yaza değil. Benim derdim yazın üzerimde bıraktığı yorgunluk, yoğunluk. Neresinden başlasam bilemedim doğrusu. En iyisi başından alıp sona kadar yazmak. Benim için bambaşka bir yazdı. İlklere ev sahipliği yaptım, sorumluluklarım arttı.Ailemin yükü ve işler hep üzerime bindi. Tabi bunların yanında bir de yuva kurdum. Artık yalnız değilim. Onca yükün arasında benim dertlerimi paylaşan bir eşim var. Bu yüzden çok mutluyum.

Yalnız her mutluluğun bir bedeli var. Zorluğu var, dertleri var.Yanlış anlaşılmasın evlendim, dertlendim değil. Tam aksine dertlerden arındım. Ama bu sefer başka başka işler geldi beni buldu. Yazın ilk ayı düğün telaşıyla geçti. Oldu olmadı derken hatasız kazasız düğünümü yaptım.Yeri geldi uykusuz kaldım, yeri geldi yorgun düştüm. Sonunda muradıma erdim. Ama her işimle bizzat kendim ilgilendiğim için çok zorlandım. Annem ve eşimin yardımları oldu elbet ama bazı yerlerde benim elimi taşın altına sokmam gerekti. Böyle zamanlarda hem işimi yaptım hem de kederlendim. Babamın yokluğunu iliklerime kadar hissettim. Her gece keşke yanımda olsaydı dedim. Ama olmadı işte, çok istediği düğünü göremeden göçüp gitti bu dünyadan. Acısı hala içimde ilk günkü gibi duruyor. Ama takdir-i ilahi işte, ne diyelim?

Selametle düğünümüzü yaptıktan sonra yaklaşık bir ay kadar gezmeler ve düğünlerle meşgul olduk. Malum yeni gelin damat olunca gelenek görenekler devreye giriyor. Hele bir de bir ucunuz köye dayanıyorsa gelin damat gezmelerinden sizi hiçbir şey kurtaramaz. Kalk gidelim, kalk gezelim. Araba üstünde geçirdik düğünden sonraki bir ayı. Kısa bir balayı tatilini bile güç bela ayarlayabildim,o yüzden tadı hala damağımda kaldı. Neyse gönüller bir olsun, tatil gene yapılır kaldığımız yerden bu sefer de düğünlere gidip gelmeye başladık. Yaz düğün mevsimidir ama bu kadar düğün olduğunu ve hayatımda bu kadar düğüne gittiğimi hatırlamıyorum. Deyim yerindeyse içim dışım düğün dernek oldu. Allah’tan yazın bitmesine ramak kala düğünleri bitirdik de biz de rahatladık. Tabi en şaşalısı son düğündü. En yakın arkadaşımın düğünü ve üstelik memleketten kilometrelerce ötede.( Çanakkale’de) Varın siz düşünün halimi.

Bu adam deli mi? Ne güzel gezip tozuyor ama hala dert yanıyor diye düşünebilirsiniz. Ama hayatım sadece düğün dernek değildi tabi. Düğünden kısa bir süre sonra çalışmaya başladım. İşim her ne kadar masa başında olsa da günün erken saatlerini bilgisayar başında geçirip öğleden sonraları da tarlaya gitmek pek bir zor geldi bana. İlk bu kadar yakından takip ettim işleri. Diğer bir deyişle top bendeydi. Babamdan kalan işleri yapma yükümlülüğü de bana verilmişti. Her işin olduğu gibi bu işin de zorluğu oldu elbette. Ama girdik bir yola,pes etmek olmaz deyip dur durak bilmeden çalıştık gece gündüz. Sonunda zafere ulaştık diyebilirim. İşler tam bitmedi ama yaz bitince biraz seyreldi. Bu da bize rahat bir nefes aldırdı.

Var git işine yaz. Yüreğim yorgun, bedenim biçare. Öyle dolu yaşadım ki seni, ne ben ne yaptığımı anladım ne de sen. Yaz sıcaktır, güzeldir ve uzun mu uzundur. Ama bu sene bambaşkaydı. Hem uzundu, hem yoğun. Ama her şeye rağmen güzeldi yaz. Dertlenip kederlensem de ara ara bana gerçek hayatın ne kadar zor olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu yönüyle yaza da yazı yaşatana da minnettarım. Öyleyse var git yoluna, uğurlar ola yaz; hoş geldin,bekle bizi eylül.

Necati Dilek/02.09.2019/ Nazilli

Malazgirt Ruhu ve Büyük Taarruz

Türk tarihinde ağustos ayı şanlı mı şanlı zaferlerle dolu bir aydır. Nice zaferlere erişmiş bir milletin tarihinde dönüm noktası olarak niteleyebileceğimiz iki eşsiz zafer vardır: Malazgirt Zaferi ve Büyük Tarruz. Bunlardan ilki olan Malazgirt, 26 Ağustos 1071’de şanlı komutan Alpaslan’ın Anadolu kapılarını açmasına vesile olur. Diğeri Büyük Taarruz ise 26 Ağustos 1922’de Mustafa Kemal’in başlattığı bir ölüm kalım savaşının vücut bulmuş halidir. 30 Ağustos’ta da zaferle taçlanır. Ne büyük tesadüftür ki ikisi de aynı tarihe denk gelir.Kaderin cilvesi olsa gerek bir komutan bu toprakları yurt yapar, diğer komutan da bu toprakların ebediyen Türk yurdu olacağının mührünü basar ve haykırır cihana: Anadolu ebediyen Türk yurdu olarak kalacaktır. İşte tarih, işte iki anlı şanlı zafer.

Ecdad tarih yazmış,bize okumak ve anlatmak düşer. Peki nasıl yapacağız bunu? İşimiz hem zor hem de kolay aslında. Şöyle. Tarih, milletlerin geride bıraktıkları bir mirastır. Atalarımızın torunları olarak bu mirasa sahip çıkmak bizim boynumuzun borcudur. Tarihimize nasıl sahip çıkacağız öyleyse? Öncelikle yaşanılanlardan dersler çıkaracağız, tarihimizden aldığımız derslerle geleceğimize yön vereceğiz. Bunu millet olmanın getirdiği bir sorumluluk olarak kabul edip herkesin milli duygularına sesleneceğiz. Sanmayın bunu okul sıralarında öğrencilerle yapacağız. Tam aksine hep birlikte, milletçe yapacağız. Bu ruh öyle bir ruh ki, yere düşsen de ayağa kalkmasını bilmeyi öğretir adama. Bu ruh, umudunu yitirmemeyi öğretir bizlere. Pek çok kez tarih sahnesinde bu ruhu gördük biz. Malazgirt’te de vardı, Çanakkale’de de, Büyük Taarruz da da vardı. Bu ruh bizi millet yapan ve dimdik ayakta tutan yegane güçtür. Sanmayın nice zaferleri şanlı ordular kılıçla kazandılar. Nice zaferleri biz, yenilmez ruhumuzla kazandık ve kazanmaya da devam edeceğiz.

Tarihler değişir, isimler değişir ama fıtrat yine aynı olmalıdır. Nasıl ki, düşman her seferinde farklı isimlerle saldırdıysa bize, biz de farklı isimler karşılık vermeliyiz onlara. Vermeliyiz ki,yenilmez ruhumuzun kaybolmadığını göstermeliyiz bütün dünyaya. Bunun için güçlü olmaya, birlik beraberlik içinde yaşamaya ve en önemlisi tarihimizi nakış nakış öğrenmeye, öğretmeye ihtiyacımız var.Gelecek nesillerimize tarihimizi öğretelim, ondan dersler çıkarmayı milletçe öğrenelim. Öğrenelim ki, yapılan hatalara tekrar tekrar düşmeyelim. Büyük bir milletin evlatları olarak bize bu yakışır.Bu vesileyle başta Malazgirt ve Büyük Taarruz’da olmak üzere şehadet şerbetini içmiş tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.Ruhunuz şad olsun.

27.08.2019/ Necati Dilek

Hayaller ve Mutluluk

Hayal,insanın elde edemeyip ama elde etmeyi arzuladığı şeyleri olmuş gibi zihninde canlandırmasıdır. Bu yönüyle hemen hemen herkes, hayatın gerçeklerinden sıyrılıp toz pembe bir dünyanın kapılarını aralamıştır kendince.Bu kimileri için gerçeklerden bir kaçıştır, kimileri içinse zorluklara dayanabilmenin sırrıdır.
İçinde pek çok özelliği barındırması yönüyle hayaller ve hayal kurmak oldukça önemlidir.Çünkü insanı ulaşılması güç hedeflere yönlendirir, ona moral verir.Böylece insan, hayatın karmaşasında kaybolmaktan kurtulur hayalleri sayesinde.Orada kendine yeni bir dünya kurar. O dünyada her şey onun istediği gibi ilerler.

Yalnız gerçek hayatta işler her zaman yolunda gitmeyebiliyor.İnsanlar çok uğraştıkları halde isteklerini gerçekleştiremiyorlar. Hayatla mücadele ederken pek çok engel karşılarına çıkıyor ve onları hayallerinden uzaklaştırmaya yelteniyor.Bu durum,ilk zamanlar hayallerini gerçekleştirmek için yaşayan birini çok etkilemiyor. Tam tersine hayallerine daha bir sıkı sarılıyor. Fakat bir süre sonra hayat acımasız yüzünü bir kez daha gösteriyor. Bu sefer hayalleri birer birer suya düşüyor insanların. Sonra topla toplayabilirsen o hayalleri. Çevremize baktığımız zaman hayallerini, umutlarını yitirmiş yüzlerce insanı rahatlıkla görebiliriz. Hepsi hayatın sillesini defalarca yemiş,hayatın gerçeklerinden kafasını kaldıramaz olmuş. Hayal kelimesi şimdi onlar için boş bir avuntudan ibaret olarak kalmıştır.

Oysa bir zamanlar onlar da umudun hayallerine bırakılan birer çocuktular. Ne oldu da ne değişti de böyle oldu o insanlar?Bu sorunun cevabı çok basit aslında.
Evet, hayat çok zor ve üstelik acımasız. Çoğu zaman bizim istediğimiz gibi de gitmiyor. Ama yaşamak her şeye rağmen güzel. Üstelik hayallerini gerçekleştirmiş bir şekilde yaşamak daha güzel.Bunun için ne olursa olsun hayallerinizden vazgeçmeyin. Onlarla yaşamayı ve onları gerçekleştirmeyi mutlaka öğrenin.Bunu başarırsanız ne mutlu sizlere.
Necati Dilek/ Nazilli

Garip İnsanoğlu

Ne garip bir varlıksın sen,ey insanoğlu? İnsanoğlu kimdir? Bana göre dünyadaki canlıların en garibidir. El kadar dünyaya gelir, dünyayı elde etmeye çalışır; dur durak bilmez, gece gündüz koşturur. Öyle bir hal alır ki, kendini dünyanın hakimi sanır. Kazanmak için çabalar durur, içindeki hırs hiçbir zaman bitmez ama kendini bitirir.

Hiç güçten kesilmeyecekmiş gibi hiç ölmeyecekmiş gibi devam eden bu tempo vücut iflas edinceye kadar devam eder. Vücut iflas edince hiçbir şeyin önemi kalmaz. Nasıl ki,doğduğunda pislik içinde başkalarına muhtaç halde yaşıyorsa elden ayaktan kesilince de öyle başkalarına muhtaç halde yaşamaya başlar.

İşte bu kadar basit aslında hayat denen bu döngü. Yıllar geçtikçe başa dönüyorsun; ama adı farklı.İlkinde çocuksun, sonunda ihtiyar. Ama yine de her daim başkasına muhtaçsın.

20.08.2019/ Necati Dilek

17 Ağustos

Bugün 17 Ağustos 2019. Sıradan bir ağustos günü ve üstelik sıcak mı sıcak. Görünüşte diğer günlerden hiçbir farkı yok. Ama bugünün bir önemi var. 1999 Marmara depreminin yıl dönümü. Bugün insanoğlunun acizliğinin tarihin tozlu raflarına kaydedildiği önemli bir gün. Her şeye gücünün yettiği sanan insan, bir süre sonra kendini erişilmez görmeye başlar. Burnu Kaf dağına erişir, durduk yere kibirlenir. Ama ne yaparsa yapsın bazı şeylerin önüne geçemez.

Doğa olaylarına karşı koyamayıp acizliği ortaya çıkınca da bütün kibri yerle bir oluyor. İşte 17 Ağustos öyle bir gündür. O gün binlerce insanımız uykusunda can verdi, yüz binlercesi evsiz barksız kaldı. Düşündüğünüz zaman ne kadar acı ve ibretlik bir olay. Düşünebiliyor musunuz, uykuya yatıyorsunuz göçük altında nefes almaya çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Ailenizden herkesi kaybetmişsiniz ve bir tek siz hayattasınız. Durumun ehemmiyetini en iyi yaşayan bilir.

Bu vesileyle 17 Ağustos depreminde can veren vatandaşlarımızı rahmetle anıyor, bir daha böyle can yakan üzücü olaylar yaşanmamasını temenni ediyorum.

17.08.2019/ Cumartesi

Kurban İbadeti Üzerine

Güzel dinimiz İslam’ın bize getirdiği ulvi bayramların ikincisi kurban’dır. Kelime anlamı olarak Allah’a yakınlaşmak manasına gelir. İbadet niyetiyle ve usulüne uygun olarak yapılması kurbanın olmazsa olmazıdır. Bunun için maddi olarak gücü yeten kimselerin bu ibadeti yerine getirirken özellikle bu duruma dikkat etmeleri gerekmektedir ki, kurban olsun. Hali vakti yerinde ve bilinçli
her Müslüman’ın buna dikkat edeceği muhakkaktır. Senede bir kere iştirak ettiğimiz bu bayram, İslam dünyası için, insanlık için cereyan eden en önemli ve en güzel hadiselerden biridir.

Niye mi bu kadar önemli kurban? Öncelikle dini bir bayramdır ve İslam’ın biz Müslümanlara hediyesidir. Bu ibadet yardımlaşmayı, paylaşmayı ve kendinden başkasını düşünmeyi öğretir. Yoksul,ama sofrasında et bulundurma imkanı olmayan yüzbinlerce kardeşimizin boğazından geçmesine sebep olduğumuz kurban etleri, bundan mahrumlar için mutluluk kaynağı ve zenginliktir.Bu ibadet,her yönüyle toplumsal duyarlılığı ve kardeşliği öğretir bize.İbrahim’i bir kardeşliktir bu. Hiç tanımasan da bilmesen de yapmış olduğun ibadetten nasiplenen kardeşlerinin sofralarını bereketlendirdin,onları gönlünü şenlendirdin ki, ne mutlu sana. İşte bu ibadet; bize birlik olmayı, kardeşçe yaşamamız gerektiğini ve başkalarını da düşünmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlatır,yüzümüze çarpar.Yoksa şu kadar kilo etimiz oldu, hisseye girdiğimiz dananın eti çok çıktı muhabbetiyle sınırlı kalacak kadar sıradan bir olay değildir, unutmayın. Tabi bir de her kurbanda çığırtkanlık yapan yıl on iki ay etin alasını yedikten sonra mesele fakirlerin et yemesine gelince kurban cinayettir diye ortalığı velveleye veren zat-ı şahaneler var. Kurban deyince aklıma onlar geliyor hemen. Onları bayramın
ayrı bir telaşı olarak görüyorum. Çünkü onlar kurban ibadetinin ehemmiyetini bir kez daha bizlere öğretiyorlar.

Yalnız ben o zat-ı şahanelere aldırış etmiyorum. Toplumsal duyarlılığın tavan yaptığı, bereketin, paylaşmanın ve kardeşliğin bayramı kurbanı, en içten ve en samimi duygularımla kutlamaya gayret ediyor,kulak tırmalayıcı seslerine aldırış etmiyorum. Sadece acımakla yetiniyorum. Her kurbanda aynı şeyleri duymak insanı sıkıyor, biraz yenilikçi olun yahu. Elin gavuru köpek keser festival olur,
bir başkası boğaları dövüştürür, yetmez öldürür adı spor olur. Müslümanlar Allah’a kulluklarını yerine getirmek için kurban keser cinayet, katliam olur öyle mi? Hadi oradan hiç inandırıcı değilsiniz. İşte sırf da bu yüzden bu çatlak seslere inat, daha bir sıkı sarılmalıyız kurban ibadetine.Ona gereken özeni fazlasıyla göstermeli,birkaç günlüğüne hanelerimizi şenlendirmeye gelen misafirimizi en iyi şekilde ağırlamalıyız. Herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirirse içimizdeki birlik beraberlik ruhu ve yardımlaşma hisleri artar. Bu da zengin fakir arasındaki uçurumu kapatır, birbirine yaklaştırır. Böylece Müslümanlar olarak ayrı gayrı olmayız, bir bütün oluruz. Bu da özlediğimiz, aradığımız bir tablodur. O zaman bayram, gerçekten bayram olur.

Bu vesileyle pazar günü iştirak edeceğimiz Kurban Bayramı’nın tüm İslam alemine huzur, kardeşlik, barış ve bereket getirmesini temenni eder, bayramınızı en içten duygularımla kutlarım. Bayramınız kutlu olsun.

08.08.2019/ Necati Dilek

Ne Yazmalı?

Evet, bugün ne yazmalı?Kelimelerle haşir neşir olan hemen hemen herkesin bu soruyu kendine sorduğu, oturup düşündüğü olmuştur mutlaka. Biraz sürüncemede kalınsa da bir cevap bulunmuştur elbet. Çünkü hiçbir şey uzun süre belirsizlik içinde kalamaz.Kalmamalı da zaten. Peki bir kalem erbabı, yazar ne yazar durmadan? Her seferinde farklı şeyler yazması gerektiği konusunda hepimizin hem fikir olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendini yenilemeyen, kabuğuna kıramayan bir yazarın yazıları bir süre sonra sıkıcı bir hal almaya başlayacaktır. Temcit pilavı gibi aynı şeyleri okumak, kimsenin bayılarak yapacağı bir uğraş olamaz elbette. İnsanlar haklı olarak her zaman farklılık isterler. Bu da kelimeleriyle insanlara ayna olmaya hazırlanan birisinin kendini sürekli yenilemesini gerektirir.Peki kendini yenilemek nasıl mı olur? Cevabı çok basit: bol bol okumak, araştırmak ve gözlemlemek. Bunlar olmazsa bir yazarın yenilikçi olamayacağının altını çizmek isterim.

Buraya kadar her şey güzel, öyle değil mi? Evet, bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Öyleyse gelelim ne yazacağımıza. Her gün, haftada birkaç gün ya da haftada bir gün. Her seferinde ne yazacağım ben? Aslında uzun uzadıya düşünecek bir tarafı da yok. Çünkü yazmak için etrafımızda fazlaca malzeme var.Önce Türkiye’yi,sonra yaşadığınız yeri düşünün. Ülkenizin gündeminde ne var bu
aralar, millet neyle yatıp kalkıyor?Rusya’dan alınan füzeler, ABD’nin yaptırımları,bankaların faiz indirimi, öğretmen atamaları ve zamlar…Bakın bir çırpıda bir sürü konu ortaya çıkardık.Gelin olayı biraz daha daraltalım. Yaşadığınız ilde veya ilçede sizi ilgilendiren neler oluyor onları düşünün. İnsanlar en çok neyi konuşuyor. Şöyle çıkın sokağa bir seyredin insanları, gidin bir kahveye çayınızı yudumlarken kulağınıza yaşadığınız yerle ilgili neler çalınıyor,dikkat kesilin. Akşam eve geldiğinizde kafanızın pek çok konuyla oldu olduğunu göreceksiniz. Size şimdi bunları hemen yazın demiyorum zaten. İsteseniz de başaramazsınız. Elinizde malzeme var ama yeterli değil. Önce bir araştırın bakalım gazeteler, tv kanalları, yazarlar ne diyor bu durumlara. Akıl süzgecinden geçirip biraz da siz kafa yorun bu olaylara. Siz ne düşünüyorsunuz, işte önemli olan bu can alıcı soruya vereceğiniz cevap. Eğer bunu içtenlikle cevaplarsanız yazacak konu aramanıza gerek kalmayacaktır.

Üstelik bunu alışkanlık haline getirip birkaç bir şey okumaya başladıysanız beyniniz devamını isteyecektir. Bir süre sonra; okuyan, gözlemleyen ve araştıran bir beyin olarak fikir sahibi olacaksınız.Fikirler sizde kaldığı sürece hiç önemi yoktur. Bunu başkalarıyla paylaşmak, yani yazmak gerekir. Yazarak dünyaya, insanlara çok önemli bir mesaj vermektesiniz aslında. Bu dünyada ben de benim de düşüncelerim var demektesiniz. Bunu yapmak size olaylara farklı pencereden bakmanızı sağlayacaktır. Varsa niyetinizde kalemle, kelimelerle dünyaya seslenmek pekala yapabilirsiniz. Çünkü insan isteyince her şeyi başarabilir. Çevresinde olup bitenlere duyarlı, gündemi takip eden ve en önemlisi isteyen herkes yazacak bir şeyler mutlaka bulur. Bugün şehrinize plansızca yapılmak istenen jeotermal santralleri yazarsınız, yarın atama bekleyenleri öğretmenleri. Ama şunu asla unutmayın yazacak bir şeyler mutlaka bulunur.Yeter ki siz yazmak isteyin.

2.08.2019/ Nazilli

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑